Madencilerin ...

Madencilerin Karıları Neyin Mücadelesini Verdiler? Britanya 1984-85 – Gülnur Savran

    0

    Britanya’nın belli başlı kömür madeni bölgelerinde maden işçilerinin 12 Mart 1984’te başlattığı grev bir yıl sürdü. Bu grevin özelliği, ücret artışına ya da çalışma koşullarının düzeltilmesine yönelik olmayışıydı : Thatcher’in maden ocaklarını kapatma girişimlerine karşı, madenciler işlerini korumak ve, işleriyle birlikte, içinde yaşadıkları maden köylerini ayakta tutabilmek için direnmişlerdi. Direnişin bir yıl sürebilmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri ise, madencilerin karılarının desteği ve dayanışmasıydı. Bu kadınların eylemi Avrupa’da birçok ülkenin Kadın Kuruluşu Hareketi’nin dikkatini ve desteğini çekecek kadar etkili oldu. Peki, madencilerin karıları ne yapmışlardı?

    Grevin ilk ayı içinde, çeşitli maden bölgelerinde yüzlerce kadın grubu kuruldu. Bu grupların ilk faaliyetleri para toplamak ve grevdeki erkekleri beslemek üzere ortak mutfaklar kurmaktı. Mayıs ayında ise on bin kadar kadının katıldığı bir yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşten sonra kadınların faaliyet alanı giderek genişledi. Maden ocaklarının başında, kadın grupları grev gözcülüğü yapmaya başladılar. Bir yandan da, gruplar halinde ülkeyi baştan başa dolaşıyorlar, grevcilere yaygın bir destek yaratmaya çalışıyorlardı. Avrupa’nın hemen her ülkesinde büyük toplantılara katılıyorlar, grevi ve kendi eylemlerini oradaki sendikacılara ve sosyalistlere anlatıyorlardı. 1984 Temmuzunda, bütün maden bölgelerinden temsilci kadınların yer aldığı, ulus çapında bir örgütlenmeye gidildi : Kurulan yapının adı «Kadınlar Ocakların Kapatılmasına Karşı» idi. Bu örgüt, grev boyunca, kadınların çeşitli bölgelerdeki eylemleri arasındaki eşgüdümü sağladı. Sonuna kadar da sendikadan özerk bir yapı olma niteliğini korudu.

    Kanımca bu deneyim, kadın hareketiyle, özellikle de bu hareket içinde yer alan sosyalist feministlerle, işçi sınıfı hareketi arasındaki ilişkilerin tartışılması için ilginç bir bağlam oluşturuyor. Madencilerin karılarının eylemi, bu ilişkilerin karmaşıklığını ortaya koyan somut bir örnek. Bu deneyimde yaşananlardan, gerek feministlerin, gerekse de sosyalistlerin çok şey öğrenebileceğini düşünüyorum.

    İşçi Mücadelesi Mi Kadın Politikası Mı?

    Daha baştan, olayın çelişik niteliğini vurgulamak gerekiyor. Bu kadınlar kendi kadınlık durumlarını sorgulamak ve buna karşı mücadele vermek üzere yola çıkmadılar. Amaçları, kocalarına destek olmak ve aile düzenlerinin sürmesini sağlamaktı. Ama öte yandan, kadınlar olarak bağımsız bir örgütlenmeye gitmişler ve bu süreç içinde kendi örgütlenmelerinin özerkliğini erkeklere karşı savunmak durumunda kalmışlardı. Başka türlü söyleyecek olursak, talepleri, kadınların kurtuluşu mücadelesiyle doğrudan bağlantılı talepler değildi; ama eylem biçimleri onları bir anlamda kadın politikası yapmaya götürmüştü. Britanya madencilerinin karılarının bu direnişini nereye yerleştireceğiz? Kocalarının izinde ve cinsiyetçiliği hiç sorgulamadan, işçi mücadelesi mi verdi bu kadınlar; yoksa, süreç içinde kadın hareketinin bir parçası haline mi geldiler?

    İlkin, görmezlikten gelemeyeceğimiz bir nokta, bu kadınların, Britanya’nın en tutucu, en cinsiyetçi toplulukları olan maden köylerini ve bu topluluk içindeki aile yapısını savunmak üzere harekete geçtikleri. Madenler geleneksel olarak erkek alanları olagelmişler ve en azından Britanya’da, bu niteliklerini hâlâ koruyorlar. Bu topluluklarda kadınların girebileceği çok az iş alanı var. Zaten koşulları açısından son derece geri, boyutları bakımından da oldukça küçük olan bu topluluklarda, yaşam tümüyle maden ocağının çevresinde dönüyor. Dolayısıyla kadınların büyük bir bölümü sadece ev kadını.

    Ayrıca, kadınlar bu erkek egemen toplulukları ayakta tutma mücadelesine ‘kadın işleri’ etrafında örgütlenerek giriyorlar. Cinsiyetçi işbölümüne tümüyle uyan bir eylem sözkonusu : Kadınların, erkeklerini grev süresince beslemek üzere örgütledikleri ortak mutfaklar ve yiyecek dağıtımı ağları bu eylemin hareket noktası.

    Üçüncüsü de, işçi sınıfının en cinsiyetçi kesiminin baş temsilcisi olan (Ulusal Maden İşçileri Sendikası Başkanı) Arthur Scargill grev boyunca ortalıkta kadınların ‘kahramanı’ olarak dolaşıyor. Kuşkusuz, televizyon ve basın bu imgeyi oluşturmak için ellerinden geleni yapıyorlar; ama bunun tümüyle gerçeklikten uzak bir imge olduğunu söylemek de olanaksız.

    Ne var ki, olay bu kadar basit değil. Her ne kadar, başlangıçta, cinsiyetçi işbölümü olduğu gibi benimsenip ‘kadın işleri’ anlayışından yola çıkılmışsa da, süreç içinde bu ‘iş’in niteliği değişiyor, önceleri sadece grevdeki erkekleri beslemeye yönelik olan mutfak örgütlenmesi, giderek, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere bütün topluluğun yeniden-üretimin kolektif bir biçimde sürdürülmesi anlamını yükleniyor. Büyük ölçekte ve kolektif olarak, bütün bir topluluk için örgütlenen mutfakların anlamı yine de farklı : Kadınlar ev içinden ve kendi erkeklerinin hizmetinden çıkıp, topluluğun yaşamının sürdürülmesinde söz sahibi oluyorlar. Paranın toplanmasından, harcanması konusundaki kararlara kadar, kaynakların sağlanmasında ve kullanımında kamusal alanın çeşitli mekanizmalarına müdahale eder hale geliyorlar.

    Mutfakların giderek nitelik değiştirip, kadınlar açısından ‘politik’ bir anlam kazanmaya başlamasının çok çarpıcı bir örneği Barnsley bölgesi : Burada, biri sendikanın öteki kadınların örgütlediği iki ayrı mutfak var. İlki sadece grevdeki erkeklerin gereksinimlerini karşılamaya yönelikken, ikincisi hem tüm topluluğun yiyecek gereksinimine yönelik, hem de özerk. Mutfakların politik bir anlam yüklenmesinde ikinci bir etken de, kadınların kendi örgütlenmelerinin özerkliğini korumak için erkeklere karşı mücadele vermiş olmaları. Başlangıçta, kadınların, kendilerini beslemek üzere ve sendikaya tâbi bir biçimde kurdukları mutfaklardan son derece hoşnut olan erkekler, olayın rengi değiştikçe tepki göstermeye başlıyorlar. Bu mutfakların, bir yandan tüm bir topluluğun gereksinimlerine yönelik olması, öte yandan da sendikanın denetiminden çıkması kadınlarla erkekler arasında çelişkilere yol açıyor. Erkekler, kadınların bu mücadeleye kendi denetimleri dışında ve kadın gruplarını özerkleştirerek katılmalarına yer yer karşı çıkıyorlar. Bu yüzden, çeşitli bölgelerde kadın örgütlenmeleri sendikaya rağmen ve sendikanın engelleme çabalarına göğüs gererek gelişiyor. Kadınların bu mücadeledeki konumunu bir feminist şöyle anlatıyor: «…maden köylerinin kadınları erkekler için mücadele ediyorlardı. Ama onlar adına mücadele verebilmek için onlarla mü- cadele etmeleri gerekiyordu.» (L. Segal, a.g.y., s. 286.) Bu mücadelenin madencilerin karılarına kadınlık durumlarıyla ilgili sorular sorduttuğu ise oldukça açık.

    Özel Alan Sorgulanıyor

    Nitekim, grev süreci içinde ve bu sürecin sonunda, kadınlar gözlerini eviçi işbölümüne ve kocalarıyla ilişkilerine çeviriyorlar. Bu kolektif eylemin bir sonucu, ya da yan ürünü olarak, kadınların kişisel ilişkilerini nasıl sorguladıklarını, sanıyorum, en iyi o kadınların kendileri anlatabilir. Bu tanıklıklardan birçoğunda «artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı» mesajı var: «Bu grevde ortaya çıkan birşey varsa o da kadın-erkek ilişkileri. Çünkü bu konudaki tavırlar feci değişti.» (Kadınların Anıları, a.g.y., s. 21.) Kadınlar, destek ve dayanışma talepleriyle ülkenin bir yanından öbür yanına dolaşırken, ya da bütün günlerini ortak mutfağın işletilmesiyle geçirirken, grevdeki erkekler evde oturmaya başlayınca, bazı şeylerin değişmesi kaçınılmazdı herhalde : «Başlangıçta, erkeklerin çoğu gibi kocam da biraz kızıyordu. Bu işten pek hoşlanmamıştı çünkü çocuklarla uğraş- ması gerekiyordu. Her zaman benim dırdır ettiğim konularda o da dırdıra başlamıştı: Yok efendim çocuklar ortalığı altüst ediyorlarmış; şunu yiyorlarmış, bunu yemiyorlarmış.. Roller tersine dönmüş gibiydi..» (Aynı yerde, s. 22.) işbölümündeki bu rol değişimi, yetki dağılımını da etkiliyor: «Başlangıçta, Londra’ya gidip gidemeyeceğimi ona soruyordum. Şimdi sadece, ‘Ben Londra’ya gidiyorum’ diyorum. Grevden önce, biz kadınlar, arada, bir olup Blackpool’a giderdik. Ve o zamanlar onu razı etmem haftalar sürerdi.. Kendi adıma ben çok şey kazandım» (Aynı yerde.) Çocuklarının artık «eski annelerini bulamayacağını» söyleyen bir kadın kocasıyla ilgili olarak ise şöyle diyor: «Evliliğim değişti, ama iyiye doğru değil. Çünkü kocam her yapmak istediğim şeyi yapabileceğimi düşünmemden hoşlanmıyor.. Aramızdaki tartışmalar bundan sonraki evlilik hayatım boyunca sürecek —tabi i evliliğim o kadar sürerse.. Evliliğimi sürdürmenin tek yolu, benim herşeyden vazgeçip eski halime dönmem. Bunu da kesinlikle yapmayacağım.» (Aynı yerde, s. 24.)

    Bu örnekleri çoğaltmak olanaklı. Bunlar madenciler grevi sırasında kolektif kadın eylemine katılan kadınların sadece bir bölümünün durumunu yansıtıyor olsa bile, özel alanın, kişisel ilişkilerin en can alıcı yanlarının gündeme gelmiş olmasını gözardı edemeyiz. Cinsiyetçi işbölümü uyarınca paylaşıp, kadınların bu sözleri söyledikleri bir noktaya varan bir eylemi karmaşıklığı içinde ele almak zorundayız.

    Herşeyden önce, kadınların, kendilerinin yönlendirdiği ve denetlediği bir kolektif eyleme katılmalarının, kendilerine güven duymalarını sağladığı çok açık. Kadınlarla dayanışma içinde ve kadınların denetiminde sürdürülen bu eylem, kadınların, kendilerine ve başka kadınlara bakışını değiştiriyor. Yine tanıklıklara dönelim : «Birçok kadın, varlığından haberdar olmadığı bir güce sahip olduğunu gördü., birçok şeyi yapabileceğini keşfediyorsun ve o zaman kendi değerinin bilincine varıyorsun.» (Aynı yerde, s. 56) Kadınlar için bunun ne kadar önemli olduğu ise, bu birlikteliği sürdürmekte ne kadar istekli olduklarından belli : «’Grev bittiğinde ne yapacağız?’ diyip duruyorduk.. Bence Kadın Dayanışması Grubu devam etmeli. Bu kadar şeyi on iki ayda becerebildiysek, bir-iki yıl içinde çok daha fazlasını yapabiliriz.» (Aynı yerde, s. 83.)

    Aslında, kamu alanına çıkmak, bu kadınların hayatında kendi başına önem taşıyor. Daha önce de vurguladığım gibi, bu kadınlar Britanya’nın en cinsiyetçi topluluklarının eve kapatılmış kadınları. Dolayısıyla, bu eylem, onların ev dışında, kamu alanında varolmalarını başlatan olay- Üstelik, sendika vb. deneyimi olmayan bu kadınlar, bu eylemle birlikte, toplantı düzenlemekten, kalabalık içinde konuşmaya, gazetecilerle görüşmeye kadar çeşitli etkinlik biçimlerini tadıyorlar. Bu pratik içinde, giderek, kendilerini gerçek özneler olarak görmeye başlıyorlar. «Kamusal» alana atılan bu adımla birlikte geleneksel kadın rolleri sarsılıyor.

    Özel Alan Kamu Alanı Birliği

    Başlangıçta kendi işlevlerini ‘erkeklerini beslemek’ olarak gören bu kadınların, süreç içinde, kendileriyle ilgili değerlendirmeleri değişiyor ve kendi adlarına politika yapmayı savunur bir konuma geliyorlar. Bunun ardından da özel yaşamın sorgulanması geliyor. Kısacası, kamu alanında etkin olmak ve bu etkinliği başka kadınlarla birlikte sürdürmek, özel alanın kapalı kapılarını aralıyor. Kanımca, kamu alanına katılmakla özel alanın dönüştürülmesi arasındaki bağlantıyı oldukça çarpıcı bir biçimde sergiliyor, madencilerin karılarının deneyimleri. Bir başka deyişle de, kadın mücadelesinin her iki alanda birden sürdürülmesi gerektiğini.. Evlerinden hiç çıkmamış, politikaya hiç katılmamış olan bu kadınların, kendi özel yaşamlarını, böyle bir süreçten geçmeden, neredeyse bir sıçramayla gündeme getirmeleri, sanıyorum, beklenemezdi.

    Ancak, kadın hareketi içindeki bazı feministlerle madencilerin karı- ları arasındaki ilişkiler, bu türden soyut sayılabilecek bir yaklaşımın kimi feministler arasında yaygın olduğunu gösteriyor. Maden köylerinin kadınları, eylemlerine kadın mücadelesi alanına özgü bir sorun temelinde başlamadıkları için, bazı feministler bu harekete karşı ilgisiz kalınmasını savunuyorlar. Bu tepeden bakış, zaten kadın kurtuluşu hareketiyle kendilerini özdeşleştiremeyen, aile karşıtı tutumu yüzünden olsun, hareket içindeki kadınların cinselliklerini yaşayış biçimlerinden olsun, bu harekete uzak hisseden bu kadınları iyice yabancılaştırıyor.

    Ama öte yandan, başka bazı feministlerin maden köyleri kadınlarına verdiği destek ve gösterdikleri dayanışma da olumlu bir etki yapıyor. Birlikte çalışmaya başlanınca, tanışık olmayışın getirdiği karşılıklı yabancılık giderek azalıyor. Somut bir sorun etrafında ortak bir eylemi götürmek, geçmişten beri, siyasal partileriyle, televizyonuyla, basınıyla bütün bir toplumun feministlere karşı yaydığı önyargıların kırılmasını bir ölçüde sağlıyor.

    Grev bittikten sonra, kadın dayanışma gruplarını hâlâ sürdürmek isteyen kadınlar kendilerine kayıtsız bir biçimde feminist demeseler bile, kadın kurtuluşu hareketine yaklaşımlarının büyük bir dönüşüm geçirdiği açık. Uzun yıllar maden bölgelerinde çalışmış olan bir feminist bu dönüşümü şöyle dile getiriyor: «Eskiden kendilerini kadın hareketinin içinde görmüyorlardı. Şimdi bu hareketin onlar için bir anlamı var: Kadınların kendi adlarına baş kaldırmaları demek. Erkeklerle ilişkilerimizi dönüştürme konusunda, aramızda çok ilginç tartışmalar yapıyoruz.» (V. Seddon, a.g.y., s. 267.) Kimisi de, kendi hareketlerini kadın kurtuluşu hareketinden kaynaklanmayan bir ‘işçi sınıfı feminizmi’ olarak görüyor. Bu yakla- şımın bir örneği şu : «Kendimize göre feminist olduk biz de, ama gerçek anlamda feminist değiliz.. Duygularım çok karışık, çünkü artık hem benim adamla eşit olmayı istiyorum, hem de hâlâ evde erkekliğini bilmesini.» (Kadınların Anıları, agy-, s. 78.)

    Bu kadınlara ille de feminist diyebilmek için bir takım zorlamalara baş vurmak gereksiz, içlerinden bazıları feminist olmuşlardır da belki, önemli olan, bir yıl boyunca sürdürdükleri eylemi nasıl nitelendireceğimiz. Erkeklerin işlerini yitirmelerine karşı, ama aynı zamanda da kadınların siyasal bağımsızlığı için verilmiş bir kadın mücadelesini nereye yerleştireceğiz? Bütün bu karmaşıklık içinden, bu çelişkiler yumağından çekip çıkarabileceğimiz bir kaç tutamak var. Bunlardan ilki, hareketin kesinlikle kadınlık durumuna ilişkin bir sorundan kaynaklanmadığı. Bununla çelişen ikinci nokta ise, aynı hareketin, süreç içinde, feminist örgütlenme anlayışına tıpatıp uyan, özerk bir kadın örgütlenmesine dönüştüğü. Ve bu bağlamda, erkeklere karşı mücadele verme boyutunu da içerdiği. Üçüncüsü ve en önemlisi de, sürecin sonunda kadınların özel yaşamlarını sorgulamaya başladıkları.

    Hareketin, bu üç boyutu bir arada barındırmasının, yani çelişik bir nitelik taşımasının temelinde ise, kanımca, Britanya’da feminizmin ve kadın kurtuluşu hareketinin sağlam bir geçmişe sahip olması yatıyor. Bu geçmişin olmadığı bir durumda, madencilerin karılarının, sendikaya bağlı örgütlenmeler aracılığıyla kocalarını destekledikten sonra, grevin bitiminde, eski düzenlerine dönmeleri çok büyük bir olasılıktı. Eylemlerini feministlerin katılımıyla sürdürmüş olmaları, feminist kültürün bu ülkede bir ölçüde de olsa yaygınlaşmış olması, bu kadınların hareket sırasında kadın mücadelesi verir duruma gelmelerine yol açtı. Ve kanımca, kadın hareketi ile işçi sınıfı mücadelesi arasındaki, çelişkili, sancılı ittifakın somut bir örneğinin oluşmasına ortam sağladı.

    «Çıkış» yazımızda da vurguladığımız gibi, kadın hareketi çeşitliliği ve farklılığı barındırmak zorunda. Bu hareketin parçası sayılmak için, başı, sonu ve kuralları önceden belirlenmiş bir eyleme katılmış olmak gerekmiyor. Farklı kesimlerden ve sınıflardan kadınların, kadınlık durumunun bilincine farklı yollardan geçerek varacakları açık. O zaman, bu yolları baştan tıkamak yerine, kadınların, hareket noktası kadınlık durumu olmayan bazı eylemlerinin süreç içinde nitelik değiştirebileceğini göz önünde tutmamız gerek. Yıllarca kadın hareketi içinde çalışmış bir feminist madencilerin karılarının direnişini şöyle değerlendiriyor: «.. kadın hareketinde bir çoğumuz., bir işçi sınıfı kadınları hareketi olana kadar., bu kadınların kadın hareketinden neler talep edeceğini bilemeyiz diyorduk. Kadın hareketinin düşüncelerinin bütün kadınlar için anlamlı olduğunu biliyoruz; ama işçi kadınların bu düşüncelerden hangilerini seçip, sahipleneceklerini ve bunların nasıl bir biçimi ve içeriği olacağını bilmiyoruz.» (S. Rovvbotham, a.g.y., s. 121.) Kadın hareketine, farklılığa ve çeşitliliğe yer tanıması için yapılan bu çağrıya katılmak için en azından şu neden var: Kadın hareketinin ayırıcı özelliği, hedeflerini ve yöntemlerini kadınların kendilerinin belirlemeleri.

    Ne var ki, çeşitliliğe açık olması umulan bu kadın hareketinin ilkin kendi kimliğini oluşturması gerek. Başka hareketlerden bağımsızlaşmış, kadınlık durumuna ilişkin sorunların çizdiği sınırlar içinde kendi özgül mücadele alanını belirlemiş bir kadın hareketi olmadan, işçi sınıfı kadınlarından kaynaklanan her eyleme kadın mücadelesi adını vermek böyle bir alanın oluşmasını engeller. Kanımca Türkiye’de biz henüz bu alanın adını koyma aşamasındayız. Britanya’daki deneyimden öğreneceğimiz iki şeyden biri bu. ikincisi ise, çeşitliliğe ve farklılığa açık bir perspektife sahip olmak; kadın hareketini belli bir bölümümüzün öncelikleri ve üslubuyla damgalamamak.

    YARARLANILAN KAYNAKLAR

    1 — Women’s Memories of the 1984-85 Miners’ Strike, Co-operative Retail Services, Londra, 1986. (Metinde Kadınların Anıları olarak geçiyor.)

    2 — Anne Phillips, Dlvided Loyalties, Virago, Londra, 1987.

    3 — Sheila Rovvbotham, «Jean McCrindle ile Görüşme», Feminist Review, Sayı 23, 1986 Yaz

    4 — Vicky Seddon, The Cutting Edge.

    5 — Lynne Segal, İs the Future Female?, Virago, Londra, 1987.

    Sosyalist Feminist KAKTÜS Dergisi, K Yayınları, Sayı-1, 1 Mayıs 1988, Üsküdar, İstanbul Yazı:  “Britanya 1984-85 – Gülnur Savran” / sayfa: 29

    Yorumlar