Devletin Kasa...

Devletin Kasasından Büyütülen Sendikacılık – Nuran Gülenç

Kamu taşeron işçilerinin sendikalaşmasında gerçek bir örgütlenme ve toplu sözleşme süreci yok. Hak-İş sendikalarına taşınan işçiler ve devlet kasasından ödenen paralar var.

Kamuda taşeron şirketlerde çalışan işçilerin kadro bekleyişleri yıllardır devam ediyor. Kadro meselesi, her seçim dönemi iktidar partisinin oya dönüştürdüğü vaatlerin başında geliyor. Temcit pilavı gibi seçim öncesi ısıtılıp gündeme getirilen kadro vaadi, seçim sonrası ise hemen unutulanlardan.

Kamudaki taşeron çalışma uygulamasını İş Kanunu yanında 4735 Sayılı Kamu İhale Kanunu düzenliyor. Devlet kurumlarında taşeron çalışmanın ortaya çıkardığı kıdem tazminatı, sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme prosedürü gibi problemli alanlarla ilgili olarak, 11 Eylül 2014’te Resmi Gazete’de yayımlanan 6552 Sayılı İş Kanunu ile Bazı Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun adı altında torba yasa ile düzenleme yapıldı.
Bu torba yasaya konu olan taşeron işçilerinin sendikaya üye olmalarının ve toplu sözleşme yapmalarının önünde mevcut çalışma mevzuatına göre bir engel yok. Ancak taşeronda çalışmanın getirmiş olduğu yetki alma, muhatap bulma, ihale süreleri ve birden fazla işkolunda faaliyet gösteren taşeron şirketlere ilişkin zorluklar gibi fiili zorluklar var. Torba yasa bu zorluklara kısmen çözüm getirmeyi amaçlıyordu.

6552 sayılı yasanın hemen sonrasında ise 17 Mart 2015 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan, Personel Çalıştırılmasına Dayalı Hizmet Alımlarında Toplu İş Sözleşmesinden Kaynaklanan Fiyat Farkının Ödenmesine Dair Yönetmelik’te yapılan bir değişiklik ile, taşeronda çalışan işçilerin sendikal örgütlenmesi kolaylaştırıldı. Bu değişikliğe göre, Bakanlık tarafından, Kamu İhale Kanunu ile ihale edilen işlerde iş alan alt işverenin aynı ihale sözleşmesi kapsamında tek bir işyerinin bulunması halinde işyeri düzeyinde, birden fazla işyerinin bulunması halinde ise işletme düzeyinde yetki tespiti verilmesinin önü açıldı.

6356 Sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun “Yetki” ile ilgili 41. maddesinde değişiklik yapılmadan yukarıda sözünü ettiğim yönetmelik ile ihale üzerinden yetki verilmeye başlanmasının pek de masum bir değişiklik olmadığı artık ortaya çıkmış durumda.

Adı var kendi yok bir işveren sendikası
6552 sayılı torba yasaya dönersek, taşeron şirketlerin örgütlenmesinde toplu sözleşme prosedürünü yürütme konusunda işveren sendikası olarak Kamu-İş’in belirlendiğini görüyoruz. Ancak bunun için taşeron şirketin Kamu-İş’i yetkilendirmesi gerekiyor. Dahası Kamu-İş’in yürüttüğü müzakere sürecinde bir toplu sözleşme bağıtlanırsa ve bundan dolayı bir ücret farkı oluşursa, bu fark devlet tarafından karşılanıyor. Eğer taşeron firma yetkilendirme yapmazsa, devlet herhangi bir sorumluluk almıyor ve ek maliyetin taşeron tarafından karşılanması söz konusu oluyor. Hal böyle olunca, tüm taşeronlar Kamu-İş’in kapısına dayanıyor.

2014’te kabul edilen 6552 sayılı yasanın ve ardından yapılan yönetmelik değişikliği ile çerçevesi çizilen taşeron toplu sözleşme prosedürünün üzerinden üç yıl geçti. Taşeron şirketlerde sendikal örgütlenmenin nasıl yürütüldüğüne dair birçok örnek ve sendikal tecrübe ortaya çıkmış durumda.

Kamu-İş’in masadan kaçma politikası
Öncelikle ihale süresi iki farklı uygulamayı ortaya çıkarmış durumda. Kamu-İş ihale süresinin bir yıl altı ve bir yıl üzeri olmasına göre iki farklı yol uyguluyor. Bunlardan ilki şu: Bir yıl altı işyerlerinde Kamu-İş, 6356 sayılı yasanın 35. maddesinin “Toplu iş sözleşmesi en az bir ve en çok üç yıl süreli olarak yapılabilir” diyen ikinci fıkrasını işaret ederek, toplu sözleşme yapma imkânı olmadığını bildiren bir yazıyı muhataplara gönderiyor. Bu yazıyı kaleme alan Kamu-İş’in aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer alan “Faaliyetleri bir yıldan az süren işlerde uygulanmak üzere yapılan toplu iş sözleşmelerinin süresi bir yıldan az olabilir” hükmünden bihaber olması imkânsız.

İkinci uygulama ise, ihale süresi bir yılın üzerinde olan taşeron şirketlerde görülüyor; toplu sözleşme müzakerelerini yürütmeye yetkili Kamu-İş, ilk toplantıya katıldıktan sonra sırra kadem basıyor ve ortalıktan çekiliyor. Böylece Kamu-İş, kendini tüm taşeron toplu sözleşme sürecinin dışına çıkarıyor. Tüm sözleşmeler Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından sonuçlandırılıyor. Hükümet de bu sürecin yasal dayanaklarını oluşturan yönetmelikleri ardı ardına çıkarıyor. 6552 sayılı torba yasanın ardından Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan iki yönetmelik, bir yılın altında sözleşmelerin Kamu-İş tarafından yürütülmemesini meşrulaştırırken, eğer toplu sözleşme YHK tarafından bağıtlanırsa, sözleşme farklarının Bakanlık tarafından karşılanacağını belirtiyor.

Bakanlık, sendika ile taşeron firmanın kendi aralarında imzalayacağı toplu sözleşmenin sorumluluğunu almıyor. Bu da grev oylamalarının sözleşmeyi YHK’ye göndermek için sessiz sedasız işletilmiş bir süreç olduğunu gösteriyor.

Ancak, toplu sözleşme prosedürü 6356 sayılı yasaya göre devam ediyor. 60 günlük müzakere süreci, resmi arabulucu süreci aşamaları kâğıt üzerinde işliyor. Hatta grev prosedürü bile işliyor. Gerçek bir müzakere sürecinin işletilmediği toplu sözleşme sürecinde sözleşmenin YHK’ye gitmesi için “grev oylaması” ve bu oylamadan “hayır” çıkması gerekiyor. Tam da böyle yapılıyor. Çalışma Bakanlığı’nın verileri ve grev oylaması sayısındaki anormal artış bunu kanıtlar nitelikte. Bakanlık verilerine göre 2015’te yapılan grev oylaması sayısı 249 iken, 2016’da yapılan grev oylaması sayısı bin 496 olmuş. Görüldüğü gibi sessiz sedasız tüm taşeron toplu sözleşmeleri YHK’ye gönderilmiş.

Bir tarafta sendikalı oldukları için çalışma standartları ve ücretlerinde artış bekleyen taşeron şirket işçileri var, diğer tarafta ise başından sonuna keyfi işletilen bir süreç ve daha kötüsü bu keyfi işleyişin yasal arka planını hazırlayan, sendikal hak ve özgürlükleri uygulamaya soktuğu yasa ve yönetmeliklerle işlemez hale getiren bir hükümet var.

Şimdi sıra şeytanın avukatlığını yapmaya geldi; serbest toplu sözleşme sürecinde, sözleşmenin YHK tarafından bağıtlanması olabilecek en kötü senaryodur. Bilinir ki, YHK sözleşmelerinde işçilerin taleplerinin yeri yoktur. Kamu-İş’in müzakere süreci yürütmediği, taşeron toplu sözleşmelerinin otomatiğe bağlanmış şekilde YHK’ye gönderildiği bir toplu sözleşme düzeninden murat nedir? Sendikal haklar varmış gibi yapmanın, işçilerin bir çıkarı yokken ardı ardına bu kadar yasa ve yönetmelik çıkarmanın amacı nedir?

Bu süreçte kulağımıza çok şey geldi, ama biz söylentiler değil de bizzat Bakanlık verileri üzerinden konuşalım. Tabloyu görmek için Çalışma Bakanlığı’nın yılda iki defa yayımlamış olduğu sendikal istatistiklere bir göz atalım.
devletin-kasasindan-buyutulen-sendikacilik-330933-1.
(Tablo: Taşeron örgütlenmesi kime yaradı?​)

Yandaş sendikacılık büyütülüyor
Taşeron işçilerinin örgütlenmesinin önünü açtığı iddia edilen uygulamanın aradan geçen üç yıl içinde en çok hangi sendikalara yaradığına bakalım. Yukarıdaki tabloda taşeron örgütlenmesinin yoğun olduğu işkollarındaki (genel işler, savunma ve güvenlik, büro ve metal) sendikaların büyümesi ele alınıyor. Kuşkusuz tabloda yer alan üye artışının tümü taşeron şirketlerden kaynaklanmıyor. Ancak önemli bir bölümünün taşerona dayalı olduğunu söylemek mümkün.

Kamu taşeron örgütlenmesi diye servis edilen tuhaf örgütlenme biçiminin en çok kime yaradığını bu tablo ortaya seriyor. Adeta bir Hak-İş mucizesi yaşanıyor. Hak-İş üye sayısında son yıllarda yaşanan mucizevi artışın kaynağı yukarıda sözünü ettiğimiz kamu taşeron örgütlenmesidir. Bu nedenle hükümete yakınlığı ile bilinen Hak-İş, sadece taşeronun yoğun olduğu işkollarında 214 bin üye kazanırken; Türk-İş 93 bin, DİSK ise 28 bin üye kazanabildi. Hak-İş’in 2013’ten bu yana 378 bin yeni üye kaydettiğini de eklemek lazım.

Taşeron işçilerinin sendikalaşmasında tarafların özgür iradeleri ile yürüttüğü bir sözleşme süreci yok. Kamu-İş’in YHK’ye sürüklediği bir sözleşme süreci var. YHK’nin bağıtlamış olduğu sözleşmeler ise işçinin taleplerini yansıtmıyor. Ama ortada Hak-İş’in sendikalarına taşınan işçiler ve bu işçiler üzerinden aidat geliri elde eden sendikalar ve devlet kasasından ödenen paralar var. Sayıları az da olsa başka sendikalarda örgütlenen işçilerin Hak-İş’in sendikalarına geçmeye zorlanması var. Görünen o ki, Memur-Sen’le memur çalışanlarını teslim alan hükümet, Hak-İş ile de taşeron şirket işçilerini yedekleme peşinde.

Kısaca gerçek bir sendikal örgütlenme yok, gerçek bir toplu iş sözleşmesi yok, işçilerin elde ettiği gerçek bir menfaat yok. Ama üye artışı var, aidat artışı var. İşte size devlet kasasından sendikacılığa yeni bir örnek daha! (BirGün)

Yorumlar