banner
Direnişte Bir Gün

İstanbul Kıraç’ta bulunan COVERIS fabrikasında daralma gerekçesiyle 11 işçi işten atıldı. Bir taraftan fabrikaya yeni işçi  alındığını söyleyen işçiler, daralma gerekçesinin gerçeği yansıtmadığını ifade etti. İşçiler işten atmaların toplusözleşmenin tıkanması nedeniyle çıktıkları 9 günlük grevin intikamı olduğunu düşünüyor. Daha önce yaşanan işten atmalarda sendikacıların “Onlar kendi isteği ile çıktı. Biz istemediğimiz sürece burada tek bir kişi işten atılamaz” dediğini hatırlatan işçiler, sendikacıları işçilere sahip çıkmaya çağırdı.

Evrensel’den Vedat Yalvaç’ın haberine göre 12 Haziran’da işten çıkarıldıklarını belirten 3 yıllık işçi Hüseyin Kalik, “İşten atıldıktan sonra genel müdürle görüştüm. Daralmaya gidiyoruz yapacak bir şeyim yok. Benimle birlikte 5 kişiyi daha işten attılar. Fabrikanın daralmaya gittiğine inanmıyoruz. Çıkarıldığım gün 5 kişi de işe alındı. Fabrikada yetkili bir kişi genel müdüre ‘Hüseyin Kali neden işten atıldı’ diye sormuş. O da ‘Ben Hüseyin Kali’yi tanımam. Bize liste geldi. Biz de çıkardık’ demiş. Bununla da yetinmeyen patron, şimdi de 5 arkadaşımızı daha işten atmış. Atılan işçiler arasında 4 yıllık, 5 yıllık, 15 yıllık, 20 yıllık işçiler var” diye konuştu.

SESSİZ KALINDIKÇA İŞÇİ ATILACAK

Sendikacıları kendilerine sahip çıkmamakla eleştiren Kali şöyle devam etti: “Yılbaşında da 14 arkadaşımız işten atıldı. Biz de bunun üzerine tepki gösterdik. Sendikada bize ‘Onlar gönüllü çıktı. Biz istemeden buradan kimse çıkarılamaz’ dedi. O zaman  temsilci mesai kalmamızı istedi. Biz de mesai kalmayarak işten atmalara tepki göstermiştik. Temsilci de ‘Bunun bedelini ödersiniz’ demişti.” İşten atılan bir başka işçi olan Günay Bakla da fabrika yönetimi tarafından işçilere gözdağı verildiğini söyleyerek şunları anlattı: “İmalat müdürü tek tek odasına çekmiş arkadaşlarımızı. ‘Çıkmak istiyorsanız bütün haklarınızı verebiliriz’ diyerek işten atmakla tehdit etmiş.” İşten atıldıktan sonra sendika temsilciliğine gittiğini söyleyen Bakla, “Temsilciler ‘işten atmalarla ilgili bizim bilgimiz yok. Biz bir şey yapamayız’ dediler. Şube yöneticileri de ne aradı ne sordu. İşten atmalara sessiz kalındığı sürece de işten atmalar devam edecek” diye konuştu.

SENDİKANIN ARKAMIZDA DURMASINI İSTİYORUZ

İşçilerin sendikacılardan korkmadan konuşmaları gerektiğini savunan Hüseyin Kali şöyle konuştu: “Çoğu arkadaşımız sendikacılardan korktuğu için toplantılarda konuşamıyor. Yıllardır işyerinde canla başla çalışarak bedeller ödüyoruz. Bu süreçte sendikanın arkamızda durması lazım. Biz sendikaya, örgütlülüğe karşı değiliz. Örgütlü olmadan hiçbir sorunumuzu çözemeyiz zaten. Tek istediğimiz sendikanın arkamızda durması. Taslak hazırlandığı zaman sendikacılar yüzde 40’a yakın zam istediler. Sosyal haklarda da çok iyi zamlar istediler. ‘Bize ‘Arkamızda durun biz her türlü bu zamları alırız’ dediler ve biz de arkalarında durduk. ‘Grev’ dediler greve çıktık. Ancak sendika bizim arkamızda durmadı ve yüzde 6 zam aldık.”

“Atılan işçiler ayak bağı olur düşüncesiyle işten atıldı” diyen Günay Bakla da şöyle devam etti: “Çok konuşanlar susturulmak isteniyor.”

BORÇLARIMIZIN OLDUĞUNU TEMSİLCİLER BİLİYORDU

Ekonomik olarak büyük zorluklarla yüz yüze bırakıldıklarını belirten Hüseyin Kali, “Borcumuz, harcımız vardı. Bunların hepsini temsilciler de fabrika yönetimi de biliyordu. Borçlarımız yüzünden canımı dişime takıp çalışıyordum. Performansımda hiçbir sorun yoktu. Bugüne kadar yüz kızartıcı bir sorun da yaşamadım fabrikada” diye konuştu. Evli olan Kali, her ay 1700 lira ev kredisi ödediğini belirtti. Borçlar nedeniyle çocuk sahibi olmaktan bile kaygılandıklarını anlatan Kali, “Gözümün yaşına bakmadan kapının önüne koydular” diyerek tepki gösterdi. Bir çocuk babası Günay Bakla da “Eşim çalışmıyor. 7 aydır burada çalışıyordum. Şimdi bir an önce az çok demeden yeniden iş bulmam gerekiyor” diye konuştu.

TELEFONLARIMIZA GERİ DÖNMEDİLER

Konuya ilişkin sorularımızı yanıtlaması için aradığımız Lastik-İş İstanbul Şube yöneticilerini aradık. Şube Başkanı Ali Öztürk’ün dışarıda olduğunu, Şube İdari Sekreteri Sinan Turan’ın da telefonunun meşgul olduğunu söyleyen sekreter, “Numaranız bırakın biz sizi ararız’ dedi. Ancak sendikadan herhangi bir geri dönüş olmadı.

İŞÇİLERİN GREVİ 9 GÜN SÜRMÜŞTÜ 

COVERIS patronu ile DİSK/Lastik-İş arasında süren toplusözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine 18 Mayıs’ta greve çıkan işçiler, 9 günün sonunda ücretlerine yapılan yüzde 6’lık zam sonrası grevini sonlandırmıştı. Plastik çatal, kaşık, bıçak ve yoğurt kapları üreten, Pınar ve Sütaş gibi büyük firmalara iş yapan COVERIS’te 150 civarı işçi çalışıyor.

Sağlık çalışanları yoğun mesai ve doktor başına düşen hasta sayısı nedeniyle büyük zorluklar çekiyor. Evrensel’e mektup yazan bir sağlık emekçisi bu durumu anlattı.

İşte o mektup:

Merhaba dostlar.

Ben bir sağlık çalışanıyım. Özel bir hastanede çalışmaktayım. Sabah 8, akşam 6 sözüm ona çalışma saatlerim. Ameliyathane bölümünde çalışıyorum. Dediğim gibi sözüm ona bu çalışma saatlerini vakaların uzaması belirliyor. Aslında haftanın iki veya üç günü icap nöbetine kalıyoruz dönüşümlü olarak. Bu da bize artı 3 saat daha fazla çalışmak anlamına geliyor. Hemşire ve anestezide odaların bitmesine bağlı, yani gece kaçta biterse bitsin o saatte çıkmak durumunda kalıyoruz. Ameliyathanelerdeki odalar dışarıdan doktorlar tarafından da tutuluyor. Onlar kazançlarını katlarken, çalışan bizlerin ücretlerinde değişen bir şey olmuyor. Çoğu zaman yemek yemek ve dinlenmek dahi mümkün olmuyor. Geri hizmetler ve diğer tüm alanlarda çalışanlar adeta makineleşiyoruz. Dinlenme ise çoğu zaman bizim önümüze suç gibi yansıtılıyor. Yemeğe ayırabildiğimiz vakit 15-20 dakikayı geçmiyor. Alan sorumluları ve idari kadro sürekli şikayet halinde, halbuki ne hemşireler ne anestezi görevlileri, bakım destek personeli ve destek personeli yeterli değil. Tıpkı fabrikalarda olduğu gibi az insanla çok iş yapmayı dayatıyorlar. Bu çalışma düzeni yatan kat çalışanlarında da aynı. Yatan kat çalışanlarında sözüm ona nöbet sistemi uygulanıyor. Nöbet de akşam 6 sabah 8.

Dayatılan çalışma sistemi bizlerin hayatla bağını koparıyor. Her birimizde tükenmişlik sendromu oluşmuş durumda; sürekli bir yoğunluk, bitmez bir yorgunluk, asosyal, mutsuz insanlar ordusu. Ameliyathane, katlar ve laboratuvarda çoğu zaman enfeksiyonlu hastalarla ilgileniyoruz, HIV, Hepatit (A,B,C) vb. olan hastalar ile çalışmamıza rağmen yeterli önlem alınmıyor. Periyodik tahlillere girmemiz gerekmesine rağmen bu hastane yönetimi tarafından uygulanmıyor.

Tüm alanlardan ağır çalışma koşulları nedeniyle sürekli istifalar yaşanıyor. Çoğumuz da ülkedeki işsizliğin farkında olduğumuz için bu kadar baskı ortamına katlanmak zorunda kalıyoruz. Üstelik bu sağlıksız sağlık alanı, çalışma koşullarımızın ağırlığı hiç bir devlet kurumu tarafından da denetlenmiyor. Bir araya her gelişimiz çalışma koşullarımızı konuştuğumuz sohbetlere dönüyor.

İş bulabilen veya artık dayanamayacak duruma gelerek istifa eden arkadaşlarımızın vedalaşırken bizlere söyledikleri “Allah sizi de kurtarsın” oluyor. Ülkedeki işsizlik ise sadece bizi korkutuyor ve katlanmak zorunda bırakıyor. Halbuki işverenler bu durumdan gayet memnun, ne de olsa okullardan yeni mezunlar ve işsizlik ile terbiye edilmiş taze kanlar sürekli başvuru yapıyor. Patronlar için oturmuş kadrolardan ise işleri yaptıracakları ve sürekli yenilenecek yeni köleler hazır.

Bu insanlık dışı çalışma koşullarını biz “sağlık ordusu” dedikleri bir araya gelmedikçe bitmeyecek biliyoruz. Başka çözüm yok.

Antep’te TMSF’ye devredilen Naksan Holding’in işçileri, 3 aydır ücret alamadıkları için eylem yaptı.

Antep’te 15 Temmuz sonrası operasyonlar kapsamında el konulan ve önce kayyım şimdi de TMSF yönetiminde faaliyette olan Naksan Holding’e bağlı Naksan Plastik işçileri, 3 aydır alamadıkları maaşları için üretimi durdurarak fabrika önünde eylem yaptı.

Sorunlarını ilettiklerinde sürekli “Yetkili yok” yanıtı aldıklarını söyleyen işçiler, “Bıraksınlar biz yönetelim” sözleriyle tepkilerini dile getirdi. Eylem, yönetimden “Akşama 670 liranın yatırılacağı ve Pazartesi kalan miktar için bilgi verileceği” açıklamasının gelmesiyle son buldu.

Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) bulunan Naksan’a kayyım atanması ve sonrasında TMSF’ye devredildiği süre içinde işçiler, hem “ücretlerini düzenli alamamaktan” hem de “belirsizlikten” şikâyetçilerdi. Bugün A Vardiyası (gündüz) aynı belirsizliğin sürmesi üzerine iş bırakarak fabrika önünde bekleyişe geçtiler. B Vardiyası (16.00-24.00) çalışanlarının da fabrikaya gelip içeri girmemeleri üzerine kalabalıklaşan işçiler, “Bir muhatap istiyoruz. Bugün ödeme yapılmadan buradan ayrılmayacağız” dediler. Akşam saatlerinde banka hesaplarına para yatırılacağını, kalan miktarın nasıl yatırılacağının da açıklamasının Pazartesi yapılacağı” bilgisinin gelmesiyle işçiler, paralarını çekmek üzere fabrikadaki eylemi sonlandırdılar.

‘BİZ DEVLETİN ARKASINDA DURDUK AMA BİZİ GÖREN YOK’

“Bayrakları alıp Demokrasi Meydanı’na inmemizin karşılığı bu mu olacaktı?” diye soran Naksan işçileri, “Bizim patronumuz FETÖ’cüyse bizim suçumuz ne?” diye isyan etti. Fabrika önünde konuştuğumuz işçilerin birçoğu, “15 Temmuz’dan sonra sokaktaydık, devletimizin arkasında olduk. Şimdi devlet niye izim arkamızda değil” diye şikâyetlerini dile getirdi. Bir tane hükümet yetkilisinin ya da hükümet partisi olan AKP milletvekilinin kendilerinin yanına gelmediğini söyleyen işçiler tepkilerini şu sözlerle dile getirdiler: “Oy isterken gelip fabrikada işçileri topluyorlardı. Yemekhanelerde toplantılar yapıp oy istiyorlardı. Şimdi neredeler? Şimdi gelsinler baksınlar halimize. Desinler, ‘şu olacak, şöyle yapacağız’ diye. Kimse muhatap olmuyor. Buradakilere sorarsak da bizim yetkimiz yok diyorlar. O zaman versinler yetkiyi biz yönetelim, nasılsa çalışan, üreten biziz.”

‘AKP’DEN ‘ŞOV YAPMAYIN’ YANITI’

Geçtiğimiz hafta Valilik önünde de bir eylem yapan Naksan işçileri, dertlerini anlatabilmek için her yolu deniyor. Vali ile görüşmek istediklerinde, “Şehir dışında olduğu” söylenerek randevu verilmeyen işçiler, AKP İl Başkanlığı’nı da aradıklarını ama telefona bakan şahsın “Şov yapmayın” diye yanıt verdiğini anlattılar. Telefon görüşmesini aktaran işçi, bu yanıta karşılık “Hak aramanın neresi şov? Her hak arama şov yapmaksa o zaman kendileri de şov yapıyorlar” sözleriyle isyan etti.

‘ÇOCUKLARIMIZIN YÜZÜNE BAKAMAZ OLDUK’

Aylardır para alamadıkları için borçların biriktiğini anlatan işçiler, ceplerinde günü geçmiş faturaları göstererek, “Bunlar beklemiyor” dedi. Birçoğu, okulun açılmasıyla birlikte çocukları için de zorunlu giderleri karşılayamadıklarını anlatırken bir Naksan işçisi de şu sözlerle ifade ediyor durumu: “Geçen hafta veli toplantısı oldu, kırtasiye parası mı ne varmış, verememiştim çocuğa, vermeyenler okula gelmesin dediler. Ben çocuğumun yüzüne bakamadım.” Diğer işçiler de aynı durumu yaşadıklarını, çocuklarının hiçbir ihtiyacını karşılayamadıklarını anlattılar. Hasta olan eşlerini ya da çocuklarını hastaneye bile götüremediklerini anlatan işçiler bu durumun sürdürülemez hale geldiğini belirttiler: “Bize bekleyin diyorlar da ev sahiplerine biz bekleyin diyemiyoruz. Faturaları yatırmayınca Belediye, TEDAŞ beklemiyor. Ne olacak böyle? Nereye kadar dayanabiliriz?”

KREDİ VERİLMİYOR, KARTLAR İPTAL OLMUŞ

Operasyonlar kapsamında Naksan’a el konulmasının ardından çeşitli bankalardan daha önce alınmış kredi kartlarının iptal edildiği bilgisini paylaşan işçiler, kredi başvurularında da çalıştıkları yer Naksan olduğu için reddedildiklerini belirttiler. 15 Temmuz’dan sonra yaşadıkları mağduriyetin sadece ücret olmadığını söyleyen işiler, “Limitler sıfırlandı, sadece içerideki borçlar ödenebiliyor, kartlar kullanılmıyor. Önceden bir kart ya da kredi başvurusu yaptığımızda, Naksan deyince kefil bile istemiyorlardı. Şimdi bankalar, önünden geçirmiyorlar” sözleriyle her açıdan mağdur edildiklerini aktardılar.

‘SAVAŞA BÜTÇE VAR AMA BİZE YOK’

Fabrika önünde alacakları için eylem yapan işçiler arasında ülkede olup bitene dair de görüşlerini paylaşanlar oldu. Dört yıldır Naksan’da çalıştığını söyleyen Mehmet, savaş politikalarından rahatsızlığını dile getirdi. Ülkenin hem içeride hem dışarıda izlediği savaş politikalarının ülkeyi daha da bataklığa sürüklediğini belirten Mehmet, “Bugünlerde ‘terörle mücadele’ adı altında Suriye’ye giriyorlar. Suriye ile bizim ne alakamız var? Dışarı ile uğraşacağımıza ilk önce kendi ülkemize bakalım. Eğer dert terörle mücadele ise ilk önce kendi ülkemizden başlayalım, IŞİD yanıbaşımızda. Savaşa girmek için her türlü bütçeyi ayırıyorlar ama işçilere maaşlarını ödemiyorlar.”

‘TEK ÇARE BİRLİK OLMAK’

Mücadele etmekten başka çareleri olmadığını belirten Mehmet “Biz işçiler olarak artık anladık ki bize bizden başka kimse yardım etmez. Biz birlik olmadığımız sürece hiçbir kazanım elde edemeyiz. Biz de şimdi paralarımızı alana kadar dışarıda olacağız. Paramızı almadığımız sürece üretimi başlatmayacağız. Biz işçiler artık bizi kandırmalarına izin vermeyeceğiz. Bu duruma karşı birlik olmaktan başka çaremiz yok.” (EVRENSEL)

DİSK’e bağlı Limter-İş’te örgütlendikleri için işten atılan Tedi işçilerinin direnişi 28. gününü doldurdu. TEDİ işçileri önceki gün Ankara’ya giderek Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ile görüştü. Yapılan görüşmede Bakan Soylu müsteşarlarına daha önce “Tedi’de yaşananlarla ilgilenin” talimatı verdiğini ifade etse de onlarla ilgilenen müsteşarlar değil polis oldu. İşçilerin aktardığına göre, Bakan Soylu, direnişin 3. gününden itibaren bilgi almış. Ancak Bakan Soylu, “Kim ‘FETÖ’cü kim değil başını kaldıramadığı için 20 küsur gündür eve gitmiyormuş, yoğunmuş.” Ve en sonunda yine konunun takipçisi olacağını ifade etmiş.

ÇALIŞMA BAKANI İLE GÖRÜŞÜLDÜ

Tuzla Organize Sanayi bölgesinde bulunan Tedi’de direnen işçiler arasında demokrasi nöbetine katılan da var, AKP’ye muhalif de. Ancak 30 işçinin yaşadığı ortak. Kötü çalışma ve yaşam koşullarına karşı direnmek, işten atılmak, polisin OHAL gerekçesiyle direnişi kırma girişimi ve gözaltılar… Sendikalaşmadan önce Tedi’de yemekhane, güvenlik kapısı, kamera yok. Havalandırma, yemekhane yok. “Fabrika bildiğiniz çöplük. İçinde 3-5 koli olan beton yığınıydı” diyor bir işçi. Hal böyleyken direnişten önce herhangi bir devlet yetkilisinin yolu Tedi’ye düşmemiş, Tedi işçisiyle yüz yüze gelmemiş. Ama direniş başlayınca saldırı ve gözaltılar da başlamış. Bakan, işçilerin yanında müsteşarlara dönerek “Ben talimat verdim, uygulanmamış” diyor olmasına rağmen, belli ki başkomiser ‘talimatı’ beklememiş. Bir işçi, kendilerine yapılan gözaltıları anlatıyor: “Başkan (Limter-İş Genel Başkanı Kamber Saygılı) iş çıkışı servisin içinde işçilerle konuşuyordu. Güvenlik amiri başkanı tartaklamaya başladı. Bize saldırı olduğunu duyan insanlar desteğe geldi. Polisler geldi bizi almak istediler. Başkomiser emir vermiş. Aslında güvenliği almaları gerekiyordu. Güvenliğin kartının iptal olacağını söylediler ancak olmadı. Yaklaşık 4 saat gözaltına alındık. OHAL olduğu için polisi dinlemek zorunda olduğumuzu karşı çıkmadan çadırı buradan kaldırmamız gerektiğini söylediler. Bize ‘Çadırın yerini değiştirin. Direnişi bitirin neden uğraşıyorsunuz sicilinize işler’ diye konuşmuş.”

‘POLİS HEP ŞİRKETİ DİNLEDİ’

15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlayan demokrasi nöbetlerine katılmış bir işçi, ‘İşyerinde demokrasi bulamadım’ dedi. İşçi şöyle devam etti: “Demokrasi nöbetlerine katıldım. İşyeri açısından demokrasiyi bulamadım. Bizi hep başka görüyorlar. Buranın halkı değiliz, buranın milleti değiliz gibi görüyorlar. Polis şirketi burada dinledi, hep şirketi dinledi. Şikayeti yapanlar onlar. Birden polisler geliyor. Şikayet var diyorlar. Adamın kendi mülkü diyor. Karakolda bile bize sanayi yönetimi bile istemese direk çıkartılarmış dışarıya. Haksızlığa uğruyoruz şu anda. En büyük haksızlığa uğruyoruz. Anayasada sendika hakkı engellenemez diyor. Engellemeye çalışıyorlar. ‘OHAL var şu anki yaptığınız eylemlerin çok büyük suçu var’ demişti Başkomiser. Bizi konuşturmadı. ‘Siz beni dinleyeceksiniz’ dedi.”

BİRKAÇ GÜN SONRA SİLAH BİZE DOĞRULDU

“Biz polislerle birlikte nöbetlerde durduk” diyor bir başka işçi, “Nöbette ‘Siz bizim yanımızda durdunuz bize güç verdiniz’ dediler. Birkaç gün sonra gördük ki silahlarını bize doğrulttular. Bize terörist muamelesi yaptılar. Hakkımızı aradık terörist olduk.”

İşçiler, kapının önüne konsa da sendika içeride pek çok şeyi değiştirmiş. “Biz ne zaman sendikalı olduk, yemekhane yaptılar, klima yaptılar, her yere kamera koydular, yangın sensörü koydular. Sendikalı olduktan sonra bunlar fabrika olmaya başladı. Sendika yetkiyi aldı, her şey değişti.” (evrensel)

Dün sabah fabrika önünde ana giriş kapısında direniş yapan işçileri gören İşletme Müdürü, greve çıkmayıp çalışan 40 dolayında işçi ve personeli yan giriş kapısından içeriye almak zorunda kaldı. Bunun üzerine grevdeki işçilerin de bu kapıya yönelmesi ile işçilerle polis arasında kısa süreli gerginlik yaşandı.
320 işçinin mevsimlik olarak çalıştığı üzüm işletmesinde çoğunluğu kadın olan işçilerin 260’ı grevde bulunuyor. İşçiler kendi arkadaşları olan bazı hatırlı-torpilli işçilerin greve destek vermeyip işbaşı yapmalarına tepkili. Vardiya çıkışında, grev kırıcıları ve işletme yöneticilerini protesto ediyorlar.

İşçileri desteklemek üzere az da olsa halktan da katılım olurken, Sendika yönetimi ilçenin pazar yerinde ve meydanlarında halkı bilgilendirme amaçlı el ilanları dağıttı.

İşçilerin de üreticileri grevle ilgili bilgilendirmek ve desteklerini istemek amacıyla köy gezileri yapma talebinin olması grevin kararlılıkla devam edeceğini gösteriyor.

HALKI VE ÜRETCİLERİ BİLGİLENDİRİYORLAR

Dün ayrıca CHP Manisa milletvekilleri Tur Yıldız Biçer ve Özgür Özel, Alaşehir CHP ilçe örgütüyle beraber grevdeki işçilere destek ziyaretinde bulundu.

Özgür Özel yaptığı konuşmada, alınteri ve gözyaşının dini, mezhebi, kökeni ve siyasi parti farklılığının olamayacağını belirterek, “Herkes Tariş’in son 15 yılda, iktidar partisi tarafından nasıl gözden çıkarıldığını, Türkiye’deki diğer üretici birlikleri gibi nasıl zor durumda bırakıldığını biliyor. Sizler de afaki taleplerle yola çıkmadınız. Çorba kaynasın, evde çocuğun yüzü gülsün, hep birlikte mutluluk, barış ve sağlık içinde yaşayalım istiyorsunuz. Bu haklı taleplerinizin yanındayız” dedi.

Daha sonra fabrika içine giren milletvekilleri ve CHP heyeti işletme müdürü ve Tariş yöneticileriyle görüştü. Görüşme sonunda işçilere bilgi veren Özgür Özel, “Taleplerinizi ve haklılığınızı ilettik. Burasının da bir kooperatif olduğunu, üretici birliği olduğunu, bu dengeyi tutturup bugünü uzlaşı ile tamamlamak gerektiğini söyledik. Onlar kendi aralarında konuyu tekrar müzakere edeceklerini söylediler. İşin sonunda hakkınızı alacağınıza başarılı olacağınıza inanıyoruz” dedi.

Greve çıkan işçilerin üç temel talebi bulunuyor; eşit sürede çalıştırılmak, 100 lira dolayında ücret zammı ve 45 gün üzerinden hesaplanan kıdem tazminatlarının 30 güne düşürülmemesi. (evrensel)

Yağmur Mobilya işçileri 2 aylık ücretleri ve kıdem tazminatlarının ödenmesi için fabrika önünde beklemeyi sürdürüyor. Yıllardır yaşadıkları haksızlıkların üzerine birden bire fabrikanın kapanacağını öğrendiklerini söyleyen işçiler, darbe girişimi sonrası alanlara çıkarak destek verdikleri devlet yetkililerinin kendilerini görmezden gelmesine tepkili.

Cemaat soruşturması nedeniyle Haziran ayında gözaltına alınan patronun uzun süredir ortada olmadığını anlatan işçiler, patron tarafından zorla üye yapıldıkları Hak-İş’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası’ndan daha sonra istifa etmeye zorlandıklarını anlattı. İşçiler Öz Ağaç-İş’ten de kimsenin yanlarına gelmediğini ifade etti. Fabrika müdürünün kendilerini “Kayyım gelecek, maaşlarınız devlet garantisinde olacak” dediğini anlatan işçiler, bunun da yalan olduğunu kısa süre sonra öğrendiklerini dile getirdi.

ERDOĞAN’A ÇAĞRI

5 yıldır Yağmur Mobilya’da çalışan Bedretti Turku, herkesin kredi ve ev borçları olduğunu belirterek “Cumhurbaşkanımızdan yardım talep ediyoruz. Siz bugün işçiye sahip çıkmazsanız. Bu işçi de yarın sizin için meydana dökülmez. Biz size sahip çıktıysak, bu işçi bu durumdaysa, sahip çıkmanız gerekiyor” dedi. Patronun kendilerine bir maaş artı 100 lira para teklif ederek sendikadan istifaya zorladığını hatırlatan Bozdoğan, “Sendikada 80 kişi kaldı. Vaat edilen para verilmedi. Sendikadan da gelen olmadı. Yetkililere ulaşamadık” dedi.

17 senedir fabrikada çalışan Adnan Ünal ise “Ne sendika görevliler var, ne milletvekilleri… Bir tane milletvekili bizi derdimizi sormadı” dedi. Arif Dikoğlu da 3 yıl boyunca kendilerinden her ay 59 lira aidat kesen sendikaya tepki göstererek “Her ay para kesmesini biliyorlar. Bizim hakkımızı savunmuyorlar. 3 senedir neden para kesiyorsunuz. Adamlar yok. Sendikaya ulaşamıyoruz” dedi. Zeynep Demirezer, kısa bir süre önce iş kazası geçirmiş, alçılı eliyle fabrika önünde bekliyor. Ocak ayından beri fabrikada çalışan Demirezer, “Parmağımda kırık var, bunu ancak 5 gün sonra öğrendik. Bu halde alacaklarımız için bekliyoruz” dedi.

GİRDİ ÇIKTILARLA TAZMİNAT SIFIRLANDI

İşçiler patronun Yağmur Mobilya dışında Almino, Türkmen mobilya, Panello gibi farklı isimde fabrikaları olduğunu belirterek bu firmalar arasında işe giriş çıkış yapılarak kıdem tazminatlarının gasbedildiğini söyledi. 20 yıldır fabrikada çalışan Mahir Bozdoğan, 1996 yılında ilk kez işe ilk girdiğinde 3 ay sigortasının yatmadığını, 2001’de girdi çıktı yapıldığını belirterek daha sonra bir Türkmen’de, bir Yağmur’da işçi gösterildiğini anlattı. Bozdoğan, 20 yıldır çalıştığı halde 2.5 yıllık işçi gibi göründüğünü söyledi.

İKİ PARMAĞIMI BURADA KAYBETTİM

Sürekli ekmekleriyle tehdit edildiklerini dile getiren Hakan Yıldız, “Bir şey söylediğimizde işinize gelirse. İstemeyen istifasını versin deniliyordu” dedi.  2004’te işe girdiğini anlatan Yıldız iki yol boyunca sigortasının yapılmadığını ifade etti. 3 çocuğunun evde ekmek beklediğini dile getiren Yıldız, şöyle devam etti: “Buraya güvenip bankadan kredi çektim. Devletten yardım bekliyoruz. Cumhurbaşkanımızdan yardım bekliyoruz.” 13 yıldır fabrikada çalışan Ahmet Kurmuş 30 bin lira alacağı olduğunu belirterek “3 aydır maaşımızı alamıyoruz. Evde 3 çocuğum var. Kredi borçlarımız var. Nasıl geçineceğiz?” diye konuştu. Parmağını Yağmur Mobilya’da çalışırken iş kazasında kaybettiğini dile getiren Kurmuş, patronun yaşananları iş kazası olarak gösterilmemesi karşılığı kendisine 2 bin 500 lira verdiğini, ancak bu parayı her ay 250 lira keserek geri aldığını anlattı. (evrensel)

Türk-İş’e bağlı Belediye-İş Sendikasında örgütlendikleri için işten atılan Avcılar Belediyesi temizlik işçileri bayramı direnişle karşıladı. Sendikalı olma mücadelesi veren işçiler, gerçek bayramın direnişin kazanıldığı ve sendikalı olarak işe başladıkları gün olacağını söyledi.

İşten atılan işçiler 65 gündür direnirken, çalışmaya devam eden sendika üyeleri ise sorguya alındı, sendikadan istifaları istendi, direniş alanına ATM alanı oluşturuldu, işçilerin pankartı bir gece vakti yerinden söküldü, belediye tarafından çıkartılan çeşitli döviz, pankart ve bildirilerle işçilerin mücadelesi karalandı. Direnişi kırmak için belediye yönetimi tarafından yapılan son hamle ise Avcılar Belediye Başkanı Handan Toprak Benli tarafından imzalı olarak yayımlanan bildiri oldu. İşçilere “müjde” sunulduğu ileri sürülen bildiride, işçilere yeni bir iş bulunduğu ifade ediliyordu. Belediyenin planı şöyle: “Atılan işçiler Belediyeye geri alınmayacak, Çevre ve Orman Bakanlığına ait bir kağıt toplama fabrikasında işe başlayacaklar.” Sendikalı olmak için mücadele eden işçilere müjde olarak sunulan sendikasız bir fabrikada çalışmak. İşçilerin bu “müjde”ye yanıtı ise “direnişe devam” oldu.

‘HALK SİZİ İSTEMİYOR’

AKP ile iş birliği yaptığı iddia edilen, HDP ziyareti sonrası ise ‘terörist’ ilan edilen işçilerden biri de, direnişin ilk gününden beri direniş alanını terk etmeyen Onur Becermen. Öfke ve kararlılıkla anlatıyor yaşananları: “Avcılar Belediyesine ait sosyal medya hesaplarından bildiriyi yayımlamışlar. ‘İşçiler ile anlaştık onlara iş bulduk’ diye yazmışlar ama hiçbir belediye yetkilisi bununla alakalı olarak bizimle konuşmadı. Daha sonra da CHP Gençlik Kolları bu açıklamanın dağıtımını yaptı. Bu duyuru üzerine Belediye Başkanı Toprak, kendisiyle görüşmeye giden sendika yöneticilerimize, ‘Siz şantiyemi bastınız. Grev yaptınız. Ama ben kendi inisiyatifimi kullanarak iş imkanı sağlıyorum’ demiş. Ama bu söylediğinden sendikamızın bile haberi yok. Belediye Başkanı Handan Toprak Benli, daha geçen günlerde ‘Halk sizi istemiyor. Siz grev yaptınız, şantiyeyi bastınız’ diyordu. Henüz 24 saat geçti şimdi de halkı kandırmak için yalan yanlış açıklamalar yapmışlar. 24 saat içinde ne değişti? Biz burada işe geri alınmak için elli binden fazla imza topladık bu halk mı bizi istemiyor. Belediye bize Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı Obalılar isimli bir kağıt toplama fabrikasında iş bulmuş. Bizim derdimiz iş olsa her yerde buluruz. Ama biz haksız yere atıldığımız için sendikalı olarak işimize geri dönmek istiyoruz. Belediye bizi 25/2’den yani ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller iddiasıyla attı ama bizden savunma bile almadı.”

SENDİKALI ÇALIŞMAK…

Her gün sabah erken saatlerinde mücadeleye yeniden başlayan iki işçi Kenan Opuz ve Cemil Demir’e yöneliyoruz.  Bildiriyi hatırlatarak soruyoruz: “Siz ne istiyorsunuz?”
İlk sözü Kenan Opuz aldı: “Biz 2 aydır buradayız. Talebimiz açık ve net, işimizi geri istiyoruz. Belediye Başkanı ilk öncelerde biz sizi atmadık taşeron attı diyordu ondan sonra taşeronun yapmadığı yaptı. Her yerde bizi karalayan pankartlar, afişler, bildiriler var. Şimdi de yerel basını toplamış bir açıklama yapmış ben mağdur olmasınlar diye iş buldum diyor. Belediyeyle bir bağı olmayan sendikanın olmadığı bir fabrikada hem de. Sendikalı olarak işimize geri dönmek istiyoruz.”

‘BİR PARTİNİN ZİYARET ETMESİNDEN DAHA DOĞAL NE VAR’

İşçi direnişlerinin neredeyse tamamında işçiler, işverenler tarafından ‘terörist’ damgası yer. Avcılar’da da bu eksik bırakılmamış! Kenan Opuz anlatmaya devam ediyor: “Biz aciz insanlar değiliz, başka yerde istersek işe başlarız ama bize iftira attılar, kara bir leke gibi haksızlığa uğradık. Geçenlerde HDP Iğdır Milletvekili Mehmet Emin Adıyaman ve HDP Avcılar İlçe Örgütü bizi ziyaret etti. Ondan sonra sosyal medya hesaplarında ‘Teröristler sizi ziyaret gelmiş, teröristlerle iş birliği yapıyorsunuz’ diye yine kara propaganda yaptılar. Bir siyasi partinin bizi ziyaret etmesinden daha doğal ne olabilir ki? Görüşlerini beğenmezsin eleştirisin ama terörist demek ağır bir itham. Düşünebiliyor musun kendisine sosyal demokratım diyen bir belediyenin bize ve bizi ziyaret edenlere terörist demesini. Madem teröristiz bizi burada niye tutuyorlar? Kolluk kuvvetleri var alsın götürsün bizi. Bir doktor olarak belediye başkanının insan değerini anlaması gerekiyor. Bir doktor X bir parti üyesi insanı aynı düşünmüyor diye tedavi etmeyecek mi? Her şeye rağmen biz direnişimiz ve mücadelemize devam edeceğiz.”

HER GÖRÜŞTEN İNSAN VAR’

Belediyede şoför olarak çalışan Cemil Demir’in anlattıkları, Avcılar Belediyesi işçilerinin birliğini gösteriyor. “Namussuzluk , hırsızlık, ahlaksızlık yapmadık işimizi severek yaptık” diyen Cemil Demir, şöyle devam etti: “Ne zaman sendikalı olduk bize ‘hırsız, ahlaksız’ dediler, tehdit ettiler işten attılar. Belediyeden bir kısım arkadaşımız CHP’ye oy vermiş ve şimdi işten atıldılar. Kara propaganda yapıyorlar, ‘Bunlar AKP ile iş birliği yapıyor’ diyorlar. Esenyurt’ta bilmediğimiz bir fabrikaya aldığını beyan ediyor. Biz işimizi istiyoruz. Burada her görüşten insan var biz kardeş gibi birbirimize sırtımızı dayıyoruz. Onurlu yaşamak istiyoruz.”

SENDİKANIN ‘BİLGİSİ YOK!

Sendika yöneticisi, Belediye-İş 2 No’lu Şube Başkanı Ercan Gürünlü Belediye Başkanı ile gerçekleşen toplantıyı aktardı: “İki aydan fazladır olduğu gibi sabahın erken saatlerinde direniş alanına gittik ve bir bildiri ortaya çıktı. Avcılar Belediye Başkanının kaleme aldığı işçilerin problemini çözdüklerini söyledikleri bir açıklama. Gün içinde genel başkanımızı arıyorlar. ‘Sorunu çözmek istiyoruz’ diyorlar. Biz de yüz yüze görüşmek istediğimizi söyledik. Görüşmede, ‘Çadırdaki arkadaşları terbiyeye çağıralım, bayram yaklaşırken biz onların çoluğuna çocuğuna acıdık, onları işe alacağız’ denildi. Bir taraftan sorunu çözmek isterken açıklama ile sorunu kilitlemenin aracı olarak kullandılar. Bir gün önce atılan kadın arkadaşlara, ‘Ben sizi işe alacağım Avcılar halkı sizi istemiyor’ diyordu. 50 binden fazla imza toplanan Avcılar halkı mı istemiyor bizi? Yoksa Belediye Başkanının bildiği bizim bilmediğimiz başka bir halk mı var?”

Belediye Başkanının her gün başka bir şey söylediğini, direnişi kırmak için yeni yollar aradığını söyleyen Gürünlü, direnen işçilerin kağıt toplama fabrikasına gitmek istemediğini dile getirdi: “Belediyenin iş buldum dediği şey belediyeyle hiçbir bağı olmayan Çevre ve Orman Bakanlığına bağlı Obalılar isimli kağıt toplama fabrikası. Biz işçi arkadaşlarımızın sendikalı bir şekilde işlerine geri dönmelerini istiyoruz. Sendikanın olmadığı bir yere giderlerse sendikalı olmak için mücadele etmenin anlamı ne? Zaten sendikalı olduklarını için işten atıldılar. Biz bu direnişi ilmik ilmik örerek geldik.”

15 TEMMUZ’DA EYLEM YAPILACAK

Belediye-İş, direnişi büyütmek ve dayanışma için 15 Temmuz da Avcılar’da  basın açıklaması gerçekleştirecek. İşçilerin emekten yana tüm kitle örgütlerinin ve kurumların eylem katılarak destek vermesi. (Evrensel)

Tek Gıda-İş Sendikası üyesi 900 Nestle işçisinin grevi kararlılıkla devam ediyor.

Uzunca bir zamandan beri ülkemizde, nispeten kalabalık bir işçi kitlesinin TİS anlaşmazlığı üstünden ciddi bir grev yaşanmadığı dikkate alındığında, Nestle işçilerin grevinin böylesi kararlıkla sürmesi herhangi bir işçi topluluğunun grevi olmayı aşan bir anlamı olduğunu da ortaya koymaktadır. Dahası Erikli Su ve Nestle Su’yun da yakında greve çıkarak Nestle greviyle birleşme ihtimali de hem bu işletmelerdeki sözleşme çıtasının yükseltilmesi hem de daha geniş bir işçi kesimin dayanışması ve ortak mücadelesi açısından ayrıca dikkate alınmaya değerdir.

TEKEL işçilerinin o görkemli Ankara direnişi sırasında benimsedikleri “Açlıktan ölmeyiz biz bu yoldan dönmeyiz” sloganını da grevin sloganı yapan Nestle işçilerinin, işçilerin mücadelesinin devamlılığı ve geçmişteki mücadeleci tutumlarıyla bağlanması elbette ki bu grevi işçi hareketi bakından ayrıca anlamlı yapmaktadır.

Nestle grevini önemli yapan bir diğer özelliğin ise “esnek çalamaya karşı taleplerin öne çıkmış olması”dır. Nitekim, Nestle patronu işçilerin kararlılığı karşısında geri adım atmış, “kadrolu” işçilerin “ikramiyelerinin artırılması”, “gece vardiyası primi”, “aile yardımı” gibi taleplerini kabul ederek grevin bitirilmesi çağrısını işçiler reddetmiştir. Reddetme gerekçeleri ise; TİS talepleri içinde yer alan, “çağrı üzerine çalışan işçilerin de kadroya alınması” talebiyle ilglidir. İşçiler, bazı aylarda dört gün, bazı aylarda 15 gün “işe çağrılan” işçilerin kadroya alınması konusunda bir adım atılmadan grevin bitmeyeceğini söylemektedirler.

Dün gazetemizde “Nestle işçileri rüşveti reddetti” manşeti olarak verilen haberde yer alan işçilerin değerlendirmeleri göstermektedir ki, Nestle işçileri, patronun “kadrolu” işçilerin bazı taleplerini kabul ederek, “Gelin anlaşalım” çağrısı yapmasının işçileri bölme amaçlı bir manevra olduğunu gördüğünü göstermektedir.

Buradan bakıldığında, Nestle grevinin hem direnç hem de “kritik noktası”nın, “esnek çalışmaya hayır diyen, talepler konusunda patronun direncini kıran bir mücadele karalılığı göstermekle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır.

Günümüzde artık, tek başına bir işyerin sorunlarından ibaret bir TİS yoktur. Tersine giderek TİS’ler başlıca talepleriyle tüm sektörlerden işçileri ilgilendirmektedir. Bu da işçilerin arasında, sınıf kardeşliğinin gereği olarak dayanışmayı aşarak ortak mücadelenin zeminini oluşturmaktadır.

İşte Nestle işçilerinin, “telefonla işe çağırılan işçileri” (esnek zamanlı çalışan) ve onlarla bağlantılı talepleri, sadece Nestle işçilerinin değil pek çok işletmedeki ve sektördeki işçilerin de talepleridir. Şimdi, “kiralık işçilik”le birikte, “çağrı ile çalışmanın” daha yaygınlaşacağı dikkate alındığında, Tek Gıda-İş’in bir farikada, “çağrı ile çalışmayı” kaldırmak ve bu işçilerin kadroya alınması için mücadelesi, tüm “çağrı ile çalışan işçilerin” talebi olarak, gündeme gelmiş bulunmaktadır. Bu yüzden de Nestle işçilerinin grevine desteği, rutin grev ziyaretleri ile sınırlı tutmak yetmez. Tersine bu grevin anlam ve önemini tüm emek mücadelesi içinde tartışmak, esnek çalışmaya karşı durma yönüne ayrıca önem vererek, bu talebin “diğer sektörlerde de önemli bir TİS maddesi olması gerektiği”, “kiralık işçilikle bağlantısı” gibi açılardan tartışmaya açmak, dayanışma ve mücadelenin ortaklaması için yapılacakların gündeme getirilmesi önemli olacaktır.

Eğer Nestle patronu anlaşmaya yanaşmazsa grevin daha büyüyeceği dikkate alındığında, sadece işçilerin, sendikaların değil ama emekten yana her çevrenin de Nestle greviyle dayanışma konusunu, havzayı aşan bir biçimde gündeme almaları germektedir.

Türkiye’de ve dünyada hem sosyalizm mücadelesi, hem de sendikal mücadelenin ciddi bir zayıflık içinde olduğu tartışmasız. Türkiye’de ise bu durum dünyanın birçok başka yerine göre daha keskin şekilde yaşanıyor. Böyle bir durumda hareketin kendisini yeniden kurmak için güncel gelişmeleri doğru değerlendirip, doğru adımlar atarak, zorlukları göğüsleyen bir çalışmayı göze alması gereklidir. Yine böyle bir durum kısa vadeli çalışmalar ile uzun vadeli çalışmaların birlikte yürüme ihtiyacının daha da ön planda olduğu bir durumdur. 1992 yılında yayınlanan “Dinazorların Krizi”[1] kitabı bundan 26 yıl önce, yine bir yeniden başlama döneminde aşağıdaki uyarıyı içeriyordu:

“ İşçi sınıfı bir kez daha her şeye yeniden başlıyor. Yeniden başlarken atılan her adım, hareketin geleceği üzerinde kalıcı etkiler oluşturacaktır.

“Yığınakta yapılan hata harekat sırasında düzeltilemez”. Savaş sanatının bu değişmez ilkesi bugün her zamankinden daha büyük bir değer taşıyor.” (Uygur, 1992, s. 68)

Yeraltı Maden-İş deneyimi, özellikle de Yeni Çeltek ve Aşkale’deki deneyimler, Fatsa ve ODTÜ-ÖTK gibi örneklerle birlikte Devrimci Yol geleneğinin sol harekete kattığı özgün pratiklerdendir. Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın, özellikle 1975-80 arasındaki birinci dönemi, Türkiye’deki sosyalizm mücadelesine önemli deneyimler bırakmıştır. En başta işçilerin sendika ve işyeri yönetimine katılması konusundaki adımları anmak gerekir.

Son dönemde Türkiye’deki 1970’li yıllarda sürdürülen mücadeleye ilişkin kitaplar yoğunlaştı ve bu kitaplar oldukça önemli bir ihtiyacı karşılıyor. Bunların en önemlilerinden birisi de Onur Bütün tarafından yazılan “Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor. Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri” isimli kitaptır[2]. Konumuzla doğrudan ilgili olan bir diğer kitap ise Tarihle Söyleşiler dizisinde, 1977 sonlarında Devrimci Yol tarafından Yeni Çeltek’e bölge sorumlusu olarak gönderilen Mehmet Kök ile yapılan söyleşidir[3]. Yayınlanan kitapların yalnızca bir geçmiş güzellemesi ve anı tazelemesi olarak kalmaması, bugün ve gelecek için yararlanılabilmesi için karşılaştırmalı okumalara ve tartışmalara ihtiyaç vardır.

Yeraltı Maden-İş deneyiminin değişik açılardan değerlendirilmesi, tartışılması gereklidir. Bu yazıda Yeraltı Maden-İş sendikasının 1975-80 dönemindeki mücadelesi üzerinden bugüne ve geleceğe ilişkin bazı konu başlıklarının aktarılmasına ve tartışılmasına çalışılacaktır. Bu amaçla, yukarıda sözü geçen kitapların yol göstericiliğinde, Yeraltı Maden-İş’in bazı özgün yanları yanında, sendika – siyasal örgüt ilişkisi üzerinde durulacaktır.

Yeraltı Maden-İş

Onur Bütün’ün kitabı Yeraltı Maden-İş’in mücadelesi ve yaklaşımlarının aktarılmasında değerli katkılar sunuyor [4]. Bu bölümde, Bütün’ün kitabı temel alınarak Yeraltı Maden-İş tarihi, bu yazıdaki amaçlarımız gözetilerek, özetlenecektir.

Yeraltı Maden-İş’in kuruluşuna vesile olan olay bir maden mühendisinin işçiler tarafından linç edilmesidir. Malatya Hekimhan’da Bilfer Madencilik Şirketi’nin maden ocağında 11 Ekim 1974 günü Maden Mühendisi Selahattin Çakır bir grup tarafından dövülerek linç edilmiş ve 15 Ekim 1974 günü hayatını kaybetmiştir. Bu olayın haberi Maden Mühendisleri Odası’na ulaşınca Oda Yönetim Kurulu üyelerinden Çetin Uygur incelemeler yapmak üzere Hekimhan’a gider. İnceleme sonucunda bir rapor yayınlanır (Bütün, 2015, s. 22). Bu süreçte işçilerin nasıl yanlış yönlendirildiğini gören Çetin Uygur, aynı zamanda maden işkolunda devrimci bir sendikaya duyulan ihtiyacın da farkındadır ve arkadaşlarıyla birlikte bu hedefle çalışmaya girişir (Bütün, 2015, s. 25). Yapılan çeşitli toplantıların ardından 20 Temmuz 1975 tarihinde Türkiye Yeraltı ve Yerüstü Devrimci Maden İşçileri Sendikası (Yeraltı Maden-İş) kurulur.

Çetin Uygur sendikal mücadeleyi, işçilerin politikleşmesinin önemli bir aracı olarak değerlendirmektedir:

Biz Mehmet Ali Aybar’lardan gelen bir kuşağız. Anti-emperyalist mücadelenin içinde olgunlaştık. Sınıfın örgütlenmesinde sendikaların önemli bir araç olduğunu ve bu örgütlenmede deneyim, bilgi ve birikim edinen işçilerin politik cenaha yönelmelerinin doğru olduğunu düşündük.” (Bütün, 2015, s. 25)

Yeraltı Maden-İş’in kuruluş sürecinde DİSK temsilcileri ve uzmanlarıyla da görüşülür ve görüşmeler olumlu geçer. Kuruluşun ardından ise DİSK’e üyelik için başvuru yapılır. Ancak DİSK Yönetimi başvuruyu kabul etmez (Bütün, 2015, s. 25). Yeraltı Maden-İş’in DİSK’e üyeliği ancak 1978’de, DİSK yönetimi değişerek Abdullah Baştürk Genel Başkanlığa seçildikten sonra, gerçekleşir (Koç ve Koç, 2008, s. 395)[5].

Kuruluş süreciyle birlikte örgütlenme çalışmaları başlar. Yeni Çeltek, Aşkale, Hekimhan, Divriği ilk örgütlenilen yerlerdendir. 12 Eylül darbesine kadar geçen 5 yıl içinde Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiği yerler arasında Tekirdağ Saray’da linyit, Artvin Murgul’da bakır, Ankara Çayırhan’da linyit, Maraş Belbaşı’nda çinko, Şırnak Cizre’de asfaltit, Tokat Turhal’da antimuan madenleri gibi toplamda 17 işyeri bulunmaktadır.  Bu işletmelerin 12’sinde Toplu İş Sözleşmesi yetkisi alınmıştır (Bütün, 2015, s. 33). 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde Yeraltı Maden-İş’in 15 bin üyesi[6] bulunmaktadır (Bütün, 2015, s. 53). Yeraltı Maden-İş’in ülkenin değişik bölgelerinde yaygın olarak ve çok sayıda işyerinde örgütlenebilmiş olması önemli bir başarıdır.

Yeraltı Maden-İş örgütlenmesi de, yine dönemin diğer tüm ilerici çalışmalarında olduğu gibi, çok sayıda baskıya ve silahlı saldırıya göğüs gererek mümkün olmuştur. Örneğin daha örgütlenmenin başlarında (11 Haziran 1976)  yerel mafyatik sendikal ekip olan Satışoğlu lakaplı Mehmet Yılmaz ve adamlarıyla yaşanan çatışmada direnişçi işçilerden Ramazan Sevindik ile birlikte 4 kişi yaşamını yitirmiştir. Ocak 1977’de Ankara’da Çetin Uygur ve arkadaşlarının kaldığı eve silahlı saldırı yapılmış Çetin Uygur, Yalçın Çilingir ve Tayfun Özuslu değişik yerlerinden yaralanmışlardır. Aşkale’de, Hekimhan’da yaşanan saldırılar sonucunda sendika üyesi işçiler ve destek olan devrimciler hayatlarını kaybetmişlerdir.

1970’li yıllar faşizmin, toplumu Alevi-Sünni olarak kutuplaştırıp, çoğunluk olan Sünni kesimleri kendi yanında tutmaya çalıştığı, bu doğrultuda kitle katliamlarının gerçekleştirildiği bir dönemdir. Bu nedenle özellikle Alevi ve Sünni’lerin birlikte veya yakın yaşadığı yerler mücadelenin daha da zorlu geçtiği yerler olmuştur. Yeraltı Maden-İş ağırlıkla Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelerde örgütlenmiş olmakla birlikte, bu ayrımdan etkilenmeyen yörelerde ve Sünni nüfusun olduğu bölgelerde de örgütlenebilmiştir. Gericilerin mezhep eksenli gerilim yaratma çabasına karşı devamlı mücadele verilmesi gerekmiştir. Devrimciler Yeni Çeltek’in bulunduğu bölgede ağırlıkla Alevi’lerin arasında örgütlenmiş olmakla birlikte Gümüşhacıköy, Vezirköprü gibi bölgelerde ise Sünni halk kesimlerinde de örgütlenmiştir.  Bu bölgede Yeraltı Maden-İş’in ve devrimci çalışmaların etkisiyle faşistler istedikleri ölçüde Alevi-Sünni gerilimi oluşturamamış ve oluşturulan gerilimleri katliam boyutuna çıkartamamıştır. Turhal’da ise Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiği antimuan işçilerinin yaklaşık yarısı AP ve MHP’li işçilerdir (Kök, 2015, s. 250-255). Hekimhan, Divriği, Aşkale örgütlenmeleri de Alevi ağırlıklı örgütlenmelerdir. Ancak Aşkale ve Hekimhan’da Sünni işçiler de bulunmaktadır (Bütün, 2015). Yeraltı Maden-İş’in örgütlü olduğu yerler arasında Borçka, Cizre gibi Sünni kökenli halkın yaşadığı yerler ile İstanbul, Ankara, İzmir gibi mezhep tespiti yapmanın pek mümkün olmadığı yerler de bulunmaktadır.

Yeraltı Maden-İş’in direnişlerinde gündeme aldığı yöntemlerden birisi de bir saldırı durumunda madenin içine çekilerek burada direnişi sürdürmektir. Yeni Çeltek ve Aşkale’de madenlerin içine girerek direniş planlanmıştır.

Mehmet Kök, Fatsa’dan sonra Yeni Çeltek’e “Nokta Operasyonu” kapsamında bir operasyon beklendiğini ve buna karşı direniş hazırlığı yapıldığını belirtmektedir ve bu planlama Bolivya’da yürütülen bir direnişten esinlendiklerini belirtmektedir. Hazırlıkları yapılan bu direniş hazırlığı, saldırının beklendiği ilk aylarda gerçekleşmemesi nedeniyle, giderek dağılmış ve darbe olduğunda da direnecek bir organizasyon yapılamamıştır.

“Yer altında bu direnişi sürdürebilecek işçiler var, yiyecek stoklanmış ve sonuçta ocağın içinde bir mücadeleyi yürütecek bir örgütlenmemiz var. Fakat bekleme beş ay gibi bir süreye sarkınca ve yaşam bu rutinde devam edince bu defa bezginlik, yılgınlık, yorgunluk, beklentiden doğan çözülme gibi pek çok şey gündeme geliyor.” (Kök, 2015, s. 277)

Onur Bütün de Aşkale için benzer bir hazırlığı aktarmaktadır:

“Polonyalı maden işçilerinin Alman işgalcilerine karşı deneyimledikleri savunma biçiminden yararlanarak tasarladıkları bu savunma yöntemi, işçilerin topluca yeraltına, ocaklara inerek, direnişi yeraltında sürdürmesi biçiminde özetlenebilir.

Bu yöntem; ocaklara inilmeden önce saldırıya cevap verip, kolluk güçlerinin yeraltı koşullarını bilmemelerinden kaynaklanan âczinden yararlanarak direnme gücünü arttırma yöntemidir. Ayrıca madenciler, madene stokladıkları dayanıklı yiyecek ve içecekleri de bir saldırı anında madene kendilerini kapattıklarında tüketmek üzere hazırlarlar. Ancak işletmede çalışma devam ederken madenciler dayanamazlar ve bu nevaleyi gidip-gelip tüketirler.” (Bütün, 2015, s. 44)

Aşkale’deki madene çekilerek direnme hazırlıklarını sendika örgütlenme sorumlusu Gültekin Bekdemir de aktarmaktadır[7]. Bekdemir, Aşkale’de grevin Bakanlar Kurulu kararıyla ertelenmesi üzerine işçilerin oluşturduğu Direniş Komitesi’nin “direniş” kararı aldığını belirtmektedir. Direniş sırasında bir saldırı olursa “yeraltına” çekilme hazırlığı yapılmıştır.

“Kararlaştırdıkları üzere, bir saldırı anında Ocaklara, yeraltına çekileceklerdi. Kararları kesindi. Daha bir rahat sürdürüyorlardı direnişlerini. Tüm hazırlıklar buna göre yapıldı, ‘Direniş Komitesi’ tarafından.

Yeraltına erzak stoku yapıldı. Yeraltı havalandırma düzeneği sürekli elden geçirildi. Her gün gaz ölçümü yapıldı. Yeraltı soğuktu hem de çok soğuk. Güneşin adı yoktu yeraltında… Bu yüzden yatakhaneden alınan battaniyeler de konuldu Ocak girişine…” (Bekdemir, 2008, s. 43)

Bütün, Aşkale’de 1980 yılında[8] 250 işçinin katılımıyla 5 gün süren “kendini madene kapatma” eylemini aktarmaktadır. İşçiler yoğunlaşan saldırı ve baskılar karşısında kendilerini madene kapatırlar. Bu eylem sendika örgütlenme sekreteri Avukat Gültekin Bekdemir’in işçilere “lojistik olanaklarının yeterli olmadığı”, bu nedenle doğru bir karar olmadığını savunmasına karşın işçilerin kararıyla gerçekleştirilmiştir (Bütün, 2015, s. 145-146).

12 Eylül darbesi sonrasında Yeraltı Maden-İş yönetici ve üyelerinden çok sayıda kişi Devrimci Yol üyesi olmaktan yargılanmıştır. Bu davaların en önde geleni Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası’dır. Bu davaya birleştirilen davalarla birlikte sanık sayısı 1982 yılı itibariyle 901 kişiye çıkmış ve bir tür “torba” dava haline dönüşmüştür (s. 64-65). Bu davada işçilerin ve Devrimci Yol’cuların yanı sıra Emeğin Birliği, Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Sol taraftarları da yargılanmıştır.

“… davanın Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından en önemli yanı, bir maden işletmesinde çalışan neredeyse bütün işçilerin yargılandığı toplu işçi davası olması niteliğidir.” (Bütün, 2015, s. 65)

Dava 1985’te 1 idam ve çok sayıda uzun hapis cezasıyla sonuçlanmıştır. 339 işçi yasa dışı greve katılmak nedeniyle 2 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılmıştır. Sendika ve dernek yöneticisi olan 63 kişiye ise daha uzun süreli cezalar verilmiştir. Yargıtay’a temyiz başvurusu yapılan dava uzun bir sürecin ardından 1991 yılında zaman aşımı nedeniyle ortadan kaldırılmıştır[9]. (Bütün, 2015, s. 66)

Bir başka kaynağa göre[10] 350 işçinin yargılandığı Yeni Çeltek davasının dışında Aşkale’de 110 ve Turhal’da da 7 Yeraltı Maden-İş üyesi işçi darbe sonrası davalarda yargılanmıştır (Bu Tarih Bizim, 2006, s. 82).

12 Eylül darbesiyle grevlere ve direnişlere son verilmiş, sendika yöneticileri, kadroları ve üyelerinden çok sayıda kişi gözaltına alınmış, tutuklanmış veya yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sendika Başkanı Çetin Uygur ise darbe sonrasında direnme çabası içinde olan sendikal kadrolardan olmuştur. Darbecilerin sendika yöneticilerine “gelin, teslim olun, bizim güvencemiz altındasınız!” çağrısıyla birçok sendikacı teslim olmak için Selimiye Kışlası ve Davutpaşa Cezaevi’ne giderek teslim olmak için kuyruğa girmiştir. Bu süreçte Çetin Uygur, Dev Sağlık-İş’ten Doğan Halis ve Hasan Burgaç, Deri-İş Sendikası’ndan (Kıvılcımlı geleneğinden) Nusrettin Yılmaz ve Kenan Budak bir araya gelerek teslim olmama kararı almış ve ulaşabildikleri arkadaşlarına “teslim olmayın!” çağrısı yaparlar (Bütün, 2015, s. 164). Çetin Uygur, bu dönemde Devrimci Yol’un İstanbul İl Komitesi’nde yer almıştır (Pekdemir, 2014, s. 252)[11]. Çetin Uygur sonraki aylarda yakalanır, Kenan Budak darbeciler tarafından vurularak öldürülür.

1985’e kadar cezaevinde kalan Çetin Uygur, içerdeyken dışarıdaki arkadaşlarına bağımsız sendikalarda örgütlenme çağrısı yapar. Cezaevinden çıktıktan sonra da bu çalışmaların içinde yer alır. İşyeri Komite ve Konseyleri fikrinin canlanmakta olan işçi hareketinde yeniden yaşama geçmesi için mücadele eder. 1989 yılında İşçilerin Sesi gazetesinin kurulmasına öncülük eder. 1991’de DİSK davası beraatle sonuçlanıp DİSK’e bağlı sendikaların yeniden faaliyete geçmesinin yolu açılınca Yeraltı Maden-İş yeniden faaliyete geçer. 1998’e kadar süren örgütlenme çabasından sonra sendika Dev Maden-Sen’le, bu sendika çatısı altında birleşir.

Yeraltı Maden-İş’te İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği

Yeraltı Maden-İş’in bugünün pratiği açısından da önem taşıyan yönlerinden birisi de işçi sağlığı ve iş güvenliğinin tüm çalışmalarda ön planda tutulmuş olmasıdır. Bu duyarlılık, Yeni Çeltek maden işçisi ve davanın sanıklarından olan Mehmet Şahin’le yapılan görüşmede şu şekilde yansımıştır:  “Çetin Uygur, mor beşlikler gözünüzü karartmasın, madende işçi güvenliği her şeyden önce gelir” diye defalarca kez tekrarladığını ve bu ilkenin toplu iş sözleşmesinde önemli bir madde olarak yerleştiğini aktardı.” (Bütün, 2015, s. 96)

Yine Şahin’in aşağıdaki anlatımı da işçi sağlığı ve iş güvenliğine verilen önemin işçilere yansımasına güzel bir örnektir:

İlkel çalışmadan ve sarı sendikadan, Yeraltı Maden-İş’e yani, üreten biziz yöneten de biz olacağız, anlayışına geçiş sağlanmıştır. Bu geçiş hepimizin madende çalışma, iş güvenliği, yangın, kaçak, önlem alma, kaza anında yapılacaklar vb. pek çok konuda aldığımız eğitimlerle gerçekleşti. Maden mühendisi arkadaşlarımız başta olmak üzere çalıştığımız işletmenin her noktasında iş ve işçi güvenliği konusunda yetkin hale gelmiştik. Komitelerimiz aracılığıyla önce birbirimizin canından sorumluyduk. İşverenin alması gereken önlemler içinse ısrarcı ve takipçi olabiliyorduk.” (Bütün, 2015, s. 37)

Sendikanın avukatlarından Emin Yüksel işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki duyarlılığı aşağıdaki şekilde aktarmıştır:

“Yeraltı Maden-İş Sendikası; işyerinden doğan sorunların çözümünde ve özellikle Yeni Çeltek örgütlenmesinde komiteler, iş güvenliği üzerine çok iyi çalışırdı ve yapılan eğitimler yoğundu. Sendika örgütlü olduğu bölgelerde, devrimci güçlerle birlikte dayanışmasını geliştirerek, maden işkolunda ağır çalışma koşulları ve sömürü sorununa, işyerinin anayasası olan işverenle bağıtlanan toplu iş sözleşmelerinde, işçi sağlığı ve iş güvenliğini sorununu madde madde yerleştirmenin dışında işçilerin mücadelesinde önemli bir mihenk taşı haline getiriyordu.” (Bütün, 2015, s. 79)

Yeni Çeltek’te 1976’da yaşanan 23 günlük grev sonucunda, diğer kazanımların yanında, iş güvenliği konusunda önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Dönemin Yeraltı Maden-İş Amasya Şb. Yön. Kurulu Üyesi Rıza Yiğit iş güvenliği konusundaki durumu şöyle anlatmaktadır:

Grizu denen meret tavan kısmına yerleşir. İşçi onu fark etmez. Önce, bütün ocak kısmına, baca kısmına emniyet başçavuşu elindeki cihazıyla gidecek. Gerekli ölçümleri yapacak, gerçekten orada işçinin girmesine hazır ise işçi girecek, değil ise mutlaka bekletirdi. Bu hakkı da biz sendikamızla aldık. Ondan önce yoktu. Vardiya çıkar, öbür vardiya girerdi. Orada grizu mu birikmiş, pis hava mı var, yangın mı oluyor… Bunun için de çok kazalar olmuştur orada” (Unutturulanlar-2, 2007, 28. dk)[12]

Bugün hem sendikaların oldukça zayıflamış olması, hem de sendikalar içinde devrimci sendikal çizginin zayıflamış olması nedeniyle sendikaların işçi sağlığı ve iş güvenliğine müdahalesi çok daha sınırlı olabilmektedir. Sarı sendikalar işçilerin yaşamını koruma mücadelesini dert etmemekte, bu görev çok az sayıdaki sınıf sendikası tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.

İşyeri Komite ve Konseyleri ve işçi özyönetimi

Türkiye’de işçi sınıfının sendikal mücadelesi 1961 Anayasası sonrasında 12 Eylül darbesine kadar genel olarak güçlenen bir çizgide yürümüş ve önemli mücadele deneyimleri ortaya çıkartmıştır. Yeraltı Maden-İş de çok sayıda önemli direniş hayata geçirmiştir. Ancak sadece militanca direnen bir sendikal mücadeleden ibaret kalmamış, uzun dönem açısından kritik bir önemi olan “işyeri komite ve konseylerini” hayata geçirmiştir[13]. Ayrıca mücadelenin ilerleyen aşamasında hem Yeni Çeltek’te hem de Aşkale’de madenlerde işçi iradesiyle üretim yaparak üretimde özyönetimi hayata geçirmeyi denemiştir.

Bütün’ün aktardığına göre (2015, s. 28-29), sendikanın kurucu unsurları dünyadaki komite ve konsey deneyimleri üzerine okumuş ve düşünmüştür. Ancak, komite ve konsey uygulaması ilk anda başlamamıştır. Öncelikle işyerlerindeki işçilerin fikirlerini alma ve gelişmeleri aktarmanın aracı olarak anket uygulaması gerçekleştirilmiştir. Ancak, bir süre sonra, her konuda anket düzenlemenin zorlukları yönetici ve uzmanları komite ve konsey örgütlenmesi fikrine götürmüştür.

Yeni Çeltek’te, 1980 yılında, madenlerin kapatma kararına karşı direniş sürecinde işçiler madeni işgal etmişler ve yaptıkları tartışmalar sonucunda üretim yapma kararı almışlardır. Bu aşamada Çetin Uygur işçilere “bu güne kadar yasal olan grev yapma, direnme vb. haklarımızı kullandık, bundan sonra madende yasal olmayan üretim yapma hakkımızı kullanacağız” (Bütün, 2015, s. 64) diyerek mücadelenin aldığı yeni boyutun altını çizmiştir. İşçiler işletmede üretim yaptıkları süre boyunca kömür satışını çevredeki komiteler ve dernekler aracılığıyla sürdürmüş, kendi ücretlerini ve diğer üretim giderlerini karşılamış, arta kalan parayı bankadaki işveren hesabına yatırmıştır. Bu süredeki gelir ve giderleri de kamuoyuna açıklayarak işletmenin zarar etmediğini, aksine karlı olduğunu göstermişlerdir. Böylece hem iktidarın ve işverenin işletmeyi kapatmak için yalan söylediğini teşhir etmiş, hem de işçilerin patronlar olmadan da üretim yapabileceğini kanıtlamışlardır.

Yeni Çeltek’te işgal ve üretim 34 gün (Unutturulanlar-2, 2007, 56. Dk ve Belgesel Eki olarak sunulan doküman)[14] sürmüştür. 26 Nisan günü başlayan işgal ve üretim, valilik ve bakanlık yetkilileri tarafından işletme kamyonlarına el konulması, telefonların kesilmesi gibi baskılar üretimin aksamasına, iş güvenliğinin tehlikeye girmesine neden olunca 29 Mayıs tarihinde sona erdirilmiş, ancak grev 12 Eylül darbesine kadar devam etmiştir (Narin, 2015, s. 210 – 212).

Madenin işgali ve üretim sürecinin kapsadığı 34 günlük döneme karşılık, Yeni Çeltek’te işçi iradesinin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi deneyimi 5 yıl boyunca “işyeri komite ve konseyleri” çalışmalarıyla sürmüştür. Bu deneyimler sosyalizm anlayışını yansıtan “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganının ete kemiğe büründüğü deneyimler olmuştur. İşyeri komite ve konseylerinin çalışma biçimi şöyle özetlenmektedir:

“Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın örgütlü olduğu her işyerinde iş yeri komitesi (en fazla 20 işçiden oluşturulmuştur) ve her komiteyi temsil eden bir kişi ile konsey sözcülerinden oluşan iş yeri konseyi oluşturulmuştur. Anlık kararlarda da uzun vadeli planlanan eğitim ve etkinliklerde de bu yapılar tartışmış itiraz etmiş, katkıda bulunmuş ve çalışmışlardır. (…) Ayrıca konsey sözcüleri belirli zaman aralıkları ile görev değişimi yaparak, hemen her işçinin konseylerde kendini ifade etmesi de sağlanmıştır.” (Bütün, 2015, s. 29)

Komite ve konseyler sendikanın yönetiminde yer almışlardır. Yeni Çeltek’te imzalanan TİS ile işyerinde TİS’in yürütülmesi ve çıkan sorunların çözülmesi için işçi-işveren ortak komiteleri olarak işyerinde “İşyeri Komitesi” ile merkezde (Ankara’da) “Merkez Komitesi” Kurulmuştur. Her iki Komite de 3 işçi ve 3 işveren temsilcisinden oluşmaktadır. Şu andaki TİS’lerde, genellikle, işveren temsilcilerinden birisi ortak kurulun Başkanı’dır ve eşitlik durumunda işveren temsilcisinin oyunun ağırlıklı olacağı bir düzenleme vardır; bu nedenle de son kararı işveren temsilcileri belirlemektedir. Yeraltı Maden-İş’in sözleşmesinde ise oylar eşittir, bu nedenle de işveren temsilcilerinin belirleyiciliği ortadan kalkmaktadır. Disiplin Kurulu da aynı şekilde, oyların eşitliği temelinde, kurulmuş ve “iş değişimi, işyeri değişimi ve işten çıkarma” gibi ağır kararların ancak oybirliği ile alınması kuralı konulmuştur. Ayrıca Terfi ve Sınav Komitesi Kurulu oluşturularak işverenin işe işçi alma yetkisi sınırlanarak, işçi temsilcileri bu konuda da söz sahibi haline gelmiştir. Sözleşme kapsamı oldukça geniş tutularak, sadece sendika üyesi olmayanlar ile işveren adına imza yetkisi taşıyanlar kapsam dışında tutulmuşlardır. Sendikasızlaştırma girişimlerini sınırlamak üzere de sendika üyesi olmayanların sözleşmeden yararlandırılmaları sendikanın yazılı onayına bağlanmıştır (Bütün, 2015, s. 57-63).

İşçilerin oluşturulan konseyler ile sendika yönetimine, komiteler ile işyeri yönetimine aktif olarak katılması onlarda kendine güveni artıran, onları ülkeyi yönetmeye hazırlayan bir işleve sahiptir. 1980 yılında yaşanan “üretimin işçiler tarafından gerçekleştirilmesi” deneyimi böylesi bir hazırlık sürecinin üzerinden gelişmiştir.

Onur Bütün’ün hazırladığı kitapta işçi özyönetimleriyle ilgili bir bölüm yazan Özgür Narin[15] Yeni Çeltek direnişini, 1900 ve 1923 Mürettipler grevi, 1969 Alpagut direnişiyle birlikte ele alarak değerlendirmektedir (Narin, 2015, s. 200).

Narin’in işçi işgal ve özyönetime dayalı üretim deneyimleri hakkında aşağıda sunulan yorumları önem taşımaktadır:

“İşçilerin toplumsal hareketinin yükseldiği, genel olarak haklarını arama bilincinin oluştuğu bir zamanda yaşanan tüm maden özyönetim deneylerinde Çorum’da ya da Amasya’daki işçi havzalarında bulunan bu işçiler, hızla örgütlenerek, üretimi yönetme, kendi kaderini ellerine alma gibi önemli deneyimleri tarihin kayıt defterine geçiriyorlar.” (Narin, 2015, s. 197)

“Kriz dönemlerinde ve toplumsal hareketin, muhalefetin yükseldiği dönemlerde, forum, işçi konseyi gibi tarihsel bellekteki öz örgütlenme deneyimleri yeniden hatırlandığında, bu forum ve konseylerin üretimi ortak örgütlenme yönündeki inisiyatifleri bu olanakları tekrar hatırlayacaktır.” (Narin, 2015, s. 216- 217)

Narin’in yazısında üzerinde durduğu işçi özyönetimi deneyimleri genel olarak (1900 Mürettipler grevi hariç) toplumsal ve siyasal alt-üst oluş dönemlerinde yaşanmıştır. 1923 Eylül’ünde gerçekleşen Mürettipler Grevi yeni iktidar biçiminin çok net olmadığı, saltanatın kaldırıldığı ancak henüz Cumhuriyet’in ilan edilmediği bir dönemde yaşanmış ve 14 gün sürmüştür. 1969 Alpagut Olayı olarak hatırlanan Alpagut maden işçilerinin direniş ve ocağı kendi yönetimleri altında çalıştırma deneyimleri ise 34 gün sürmüştür. İşgalin yaşandığı dönem, ülkede öğrenci hareketlerinin oldukça etkili olduğu, köylülerin ve işçilerin giderek genişleyen ve militanlaşan eylemlerinin gerçekleştiği bir dönemdir. Okul işgalleri, kentlerde fabrika işgalleri, köylerde toprak işgalleri yaşanmaktadır.

1980 Yeni Çeltek deneyimi ise politik gerilimin oldukça yüksek olduğu bir dönemde ve aynı işyerinde 1975’ten beri devam eden mücadele üzerinde gerçekleşmiştir. 1980 yılında Tariş olayları yaşanmış; Fatsa’da belediyede Fikri Sönmez ve devrimcilerin öncülüğünde, halk komiteleri tarafından yönetilen bir yerel yönetim oluşturulmuştur. Bu dönemde hem devrimcilerin, hem de devrimcilerle birlikte davranan işçi ve halk kesimlerinin yakın bir devrim umudu bulunmaktadır.

Sendika – Siyaset: Solun değişik kesimleriyle ilişkiler

Bu yazıda ağırlıklı olarak tartışılacak olan konunun sendikal örgütlenme – siyasal örgüt ilişkisi olduğunu başlangıçta belirtmiştik. Bu konunun, birbiriyle bağlantılı iki ayrı yönü bulunmaktadır. Birincisi Devrimci Yol ile özdeşleşmiş olan Yeraltı Maden-İş’in diğer siyasal yapılar ile ilişkisi. İkincisi Devrimci Yol ile Yeraltı Maden-İş arasındaki ilişkinin işleyişi.

Devrimci Yol’un etkinliğinde bulunan Yeraltı Maden-İş’in içinde ve faaliyet gösterdiği bölgedeki diğer siyasal gruplarla ilişkisi açısından Bütün’ün değerlendirmesi şöyledir:

“Dönemin DİSK yöneticileri içindeki TKP ve CHP siyasi çizgisinin egemenliği ile Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın kurucuları arasında bulunan TİP geleneğinden gelen, THKP-C, DEV-GENÇ çizgisiyle devam eden Çetin Uygur ve birlikte çalıştığı bazı arkadaşları TKP çizgisi ile siyaseten ayrışan politik yapıları nedeniyle zaman zaman tartışmalar yaşamışlardır. Ancak Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın yarattığı örgütlenme geleneği devrimcilerin siyaseten negatif ayrımcılığa tabi tutulduğu bir anlayışa sahip değildir. “ (Bütün, 2015, s. 26)

Dönemin sol içi ilişkilerinin oldukça gerilimli ve sorunlu olduğu bilinmektedir. Gruplar arasındaki rekabet ve tartışmalar sık sık kavgalara, bazen de silahlı çatışmalara yol açmaktadır. Birçok alanda kitle örgütleri de ayrışmıştır. Gençlik örgütleri, kadın örgütleri, yerel örgütler ayrışmıştır. Farklı grupların birlikte faaliyet gösterdiği kitle örgütlerinde ise (örn. TÖB-DER) sıklıkla kavgalar çıkmaktadır.

DİSK, 1975-77 döneminde TKP’nin hegemonyası altında, sonrasında ise CHP’lilerin yönetimindedir. DİSK’in TKP etkinliği altında bulunduğu dönemde soldaki diğer parti ve gruplara DİSK’te hayat hakkı tanımamaya çalışan bir çizgi izlenmiştir.  TKP çizgisiyle uyuşmayan diğer sol parti ve grupların etkinliği altındaki sendikaların üyelik başvuruları kabul edilmemiş, üye olan sendikalar ihraç edilmiş veya TKP yandaşları tarafından kurulan sendikalara katılmaya zorlanmış, yaptıkları grevler desteklenmemiş, bu grup ve sendikalara karşı sert açıklamalar yapılmıştır. 1977 yılında DİSK Yürütme Kurulu üyelerinin çoğunluğu DİSK’te TKP etkisinin asli unsurları olan DİSK uzmanlarını işten çıkarma kararı alınca kalabalık bir grup tarafından tartaklanmışlar, karar lehine oy veren üyelerin sendikadan çıkmaları bir süre engellenmiştir (Koç ve Koç, 2008, s. 404).

Böyle bir dönemde Yeraltı Maden-İş’in bu gerilimlerden hiç etkilenmemesini beklemek mümkün değildir. Yeraltı Maden-İş kuruluş toplantıları DİSK’in bilgisi içinde sürdürülmüştür. Ancak sendikanın kuruluşundan 9 gün sonra DİSK’e yaptığı üyelik başvurusu DİSK yönetimi tarafından kabul edilmemiştir. Sonraki yıllarda ise üyeliğin kabulü, ihraç edilme, tekrar DİSK üyeliğine kabul edilme gibi süreçler yaşanır. Onur Bütün bu durumu “1975-80 yılları arasında yaşayan Yeraltı Maden-İş DİSK’in üvey evladıdır” (Bütün, 2015, s. 25-26) şeklinde tanımlamaktadır. Ancak, Yeraltı Maden-İş’in böyle bir ayrımcılık yapmadığını belirtmektedir:

 “Yeni Çeltek, Aşkale ve daha pek çok yerde devrimcilerle, muhaliflerle, öğrenci hareketiyle ilişkiler her zaman sıcak olmuştur. Bu ilişkilerin tabandan genel merkez yöneticilerine, sendikanın kuruluşu sırasında ve sonrasında işçilerin siyasal anlayışları içinde ayrıma tabi tutulduklarını kimse iddia edemez.” (Bütün, 2015, s. 26)

Sol içi rekabetle ilgili bir olay sendika yöneticilerinden 4 kişinin TKP’ye geçmesi ve yaşanan gerilimlerden sonra sendikadan ihraç edilmesidir. Bu kişiler içinde THKP-C sürecinden gelen ancak zaman içinde TKP çizgisine yakınlaşan sendika Genel Sekreteri Abdullah Yılmaz ve Amasya Şube Başkanı Ali Cevat Taşıran da bulunmaktadır. Bütün’ün Yeraltı Maden-İş Genel Kurul Çalışma Raporu’ndan aktardığına göre, Yılmaz ve Taşıran sendikayı ele geçirmek ve TKP çizgisine sokmak için işçilere “DİSK’in Yeraltı Maden-İş’i üyeliğe kabul ettiğini, ancak Maocu ve anarşizan görüşlere sahip olan Çetin Uygur ve arkadaşlarının bunu işçilerden gizlediğini” söyleyerek işçileri yanına çekmeye çalışmıştır. Bu propagandayı yaparken de kendilerine karşı gelen temsilcilerden Osman Fahri Şanlı’yı evine kilitlemiş ve başına nöbetçi koymuşlardır. Ancak Şanlı evden kaçmış, Yılmaz ve Taşıran’ın elindeki kâğıtta sendikanın DİSK’e kabul edildiğine ilişkin bir yazı olmadığını işçilere ifşa etmiş ve onların kovulmasını sağlamıştır. (Bütün, 2015, s. 27-28)

Bütün, bu gelişmeleri şöyle yorumlamaktadır:

“Özetle dönemin siyasi atmosferi içinde TKP ve Dev-Yol örgütleri arasındaki tartışmalar, sürtünmeler elbette bu siyasetlerin savunucularını etkilemiştir. Ancak Yeraltı Maden-İş Sendikası bu konuda daha özenli davranabilmiştir. (Bütün, 2015, s. 28)

Sendika- Siyaset İlişkisi: Sendikal Örgütlenme – Siyasal Örgüt İlişkisi Boyutu

Kitle örgütlerinde ve özel olarak sendikalarda yürütülen mücadelenin, siyasal grubun dar ve gündelik çıkarlarına feda edilmesi, bu doğrultuda kitle çalışmasının zayıflamasının göze alınması, sıklıkla karşılaştığımız bir sorundur. İşin ilginç yanı, bu durumdan hemen bütün sol siyasal yaklaşımların yakınması ama pratikte bir değişiklik olmamasıdır.

Yeraltı Maden-İş özelinde ele alındığında sendika – siyaset ilişkisinin diğer başlığı ise Devrimci Yol ile Yeraltı Maden-İş’in ilişkisidir. Onur Bütün’ün kitabı boyunca birçok kez Yeraltı Maden-İş ve Çetin Uygur’un Devrimci Yol’cular tarafından dışlandığına ilişkin ifadeler bulunmaktadır.

“Bazen gizlenmek istenen şey, ona yasak konmadan, öylesine boşluğa bırakılır ve herkesin gözü önündeyken görünmez olur. Yeraltı Maden-İş Sendikası deneyimi de böyle bir muameleye maruz kaldı. Elbette bilinçli bir tercih nedeniyle… Çetin Uygur ve arkadaşları Devrimci Yol’un üvey evladı oldular. Yeraltı Maden-İş de DİSK’in!” (Bütün, 2015, s. 17)

“Çalışmanın kurucularının komünist olmasından da öteye geçerek, kendi siyasal örgütlerini eleştirebilen o nedenle örgütlerinden üvey evlat muamelesi gören devrimcilerden oluştuğunu belirtmek gerekiyor.” (Bütün, 2015, s. 240) (abç-eb)

Onur Bütün bir başka yerde de (Bütün, 2015, s. 41) Yeni Çeltek deneyimine ilgisiz kalındığı eleştirisi yöneltmekte ve bunun nedeninin tarihe bakışta “hakikilik” sorunu olduğunu belirtmektedir. Devamla eleştirinin yöneldiği adresler tanımlanmaktadır:

“Kuşkusuz burada tüm siyasi hareketler değil Devrimci Yol kastedilmektedir. Başka bir deyişle 1980 sonrasında geçmişini, “biz örgüt değildik siyasi harekettik”, diyerek savunanların bugün kurduğu iki önemli örgüt ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) ve Halkevleri Derneği’dir. Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın deneyimlerini yazmak, tartışmak, geliştirmek öncelikle bu örgütlerin tasarrufuyla olmalıydı…” (Bütün, 2015, s. 41)

Emeğin Birliği grubundan olup Yeraltı Maden-İş örgütlenmesinde yer alan, Yeni Çeltek davasında yargılanan Mustafa Irmak’ın bu örgütlenme hakkında aşağıdaki düşüncesi aktarılıyor:

“Irmak, Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın Yeni Çeltek’teki örgütlenmesini 2 ayrı döneme ayırıyor. İlk dönemini Devrimci Yeraltı Maden-İş, 2. dönemini Devrimci Yolcu Yeraltı Maden-İş olarak tarif ediyordu. Burada kast edilen ilk dönemin sendikal anlayışı işçi sınıfının kendi öz örgütlenmesi olan Yeraltı Maden-İş dönemidir.

İkinci dönemde ise sendikal çalışmaya dışarıdan-üstten gönderilen siyasi kadrolarla (Devrimci Yolcu) işçilerin söz ve karar sahipliğine müdahale edilen dönemdir. Bu eleştiri, o yıllardan bu güne kadar sendika-siyaset ilişkisinin sağlıklı bir biçimde neredeyse hiçbir zaman yapılmadığı ve bu kitapta daha sonraki bölümlerde uzun uzadıya tartışılacak bir eleştiridir.” (Bütün, 2015, s. 112)

Kitaptaki verilerden anlaşıldığı kadarıyla, Irmak’ın 2. Dönem olarak adlandırdığı dönem TKP’ye geçen yöneticilerin sendikadan tasfiye edilmesinden sonraki dönemdir.

Onur Bütün, Yeraltı Maden-İş’in 1992-98 dönemindeki çalışmalarında da yer alan, Kamil Kartal’ın bulunduğu diğer sendikal çalışmalardaki müdahalelere ilişkin anlattıklarını da değerlendirerek, aşağıdaki yorumu yapmaktadır:

“Aslında dinlediğim, okuduğum ve bir dönemini deneyimlediğim işçi çalışmaları açısından kritik bazı sorunlar hiç değişmiyordu. 1980 öncesi ve sonrasında bugün de dâhil olmak üzere, işçilerin eşitlikçi, kolektif kararlar alabilecekleri tüm mekanizmalar öncelikle solun kendi içindeki müdahaleler ile zorlanıyor, daralıyor ve zamanla bürokratikleşiyorlardı.” (Bütün, 2015, s. 167)

Onur Bütün’ün kitabının tamamı değerlendirildiğinde bu konudaki değerlendirmeleri şöyle özetlenebilir: Yeraltı Maden-İş (özel olarak da Çetin Uygur) örgütün yukarıdan müdahalelerine karşı çıktıkları, örgütü eleştirdikleri, işçi iradesini ön plana aldıkları için Devrimci Yol tarafından dışlanmıştır. Sendikal mücadeleye dışarıdan / yukarıdan, burada mücadele yürütenlere rağmen, müdahaleler yapılmıştır. Yeraltı Maden-İş deneyimi bu müdahalelere rağmen ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle de Devrimci Yol geleneğinden gelen 2 büyük grup (ÖDP ve “Halkevleri Derneği”) tarafından da yeterince sahiplenilmemiştir.

Onur Bütün’ün eleştirilerine neden olan olgulardan birisi Oğuzhan Müftüoğlu’nun kendi mücadele tarihini anlattığı kitapta[16] Çetin Uygur hakkındaki sorulara verdiği cevaplardır. Bu kitapta Çetin Uygur’un adı iki yerde geçmektedir. İlk olarak 1976’da Yeraltı Maden-İş’ten ilişkide olunan isimler arasında Çetin Uygur isminin olmaması nedeniyle söyleşiyi gerçekleştiren Adnan Bostancıoğlu’nun sorusu üzerine Müftüoğlu “O sıralarda onun bizimle ilişkisi yoktu. Bağımsız hareket eden bir arkadaştı. Ama sendikaya uğradıkça görüşürdük” (akt. Bostancıoğlu, 2015, s. 156) şeklinde cevap vermektedir. Daha sonra ise Demokrat gazetesinin çıkış hazırlıkları için görüşülen Teoman Öztürk, Yavuz Önen gibi, Devrimci Yol’cu olmayan ancak sıcak ilişkileri olan, kişilerle birlikte adı geçince Bostancıoğlu aradaki ilişkinin niteliğini sorgulamaktadır. Sorular üzerine Müftüoğlu “Başlangıçta Çetin’in bağımsız bir tutumu vardı” demekte, Çetin Uygur’un Devrimci Yol’a bazı olaylar sonucunda yaklaştığını ifade etmektedir. Bu olaylar ise, öncelikle, Çetin Uygur ve arkadaşlarının uğradıkları silahlı saldırı; sonrasında ise sendikada THKP-C döneminden gelen ve Müftüoğlu’nun ilk dönemde sendikadaki ilişkileri olarak söz ettiği, Abdullah Yılmaz ve Cevat Taşıran ile birlikte birkaç kişinin TKP’ye kaymaları olarak tanımlanmaktadır. 1980’e gelindiğinde ilişkinin durumunu ise şöyle tanımlamaktadır:

“ Özellikle sendikal çalışmalarda bizimle birlikte davrandı. Ama ona en azından o dönem için bir Devrimci Yol militanı demek doğru olmaz. Bu onun kendisinin tercihiydi. Genel komite vb. şeklinde adlandırılan örgüt toplantılarına da hiç katılmadı. İlişkisini kişisel ilişki düzeyinde sürdürdü. Teoman Öztürklerin evinde, Yavuz Önen’in de katılımıyla buluşur sohbet ederdik.” (Müftüoğlu’ndan aktaran Bostancıoğlu, 2015, s. 204)

Yazılanlar ve anlatılanlar dışında o dönemdeki ilişkiyi bilmesi pek mümkün olmayan benim açımdan da, kitabından görüldüğü kadarıyla Onur Bütün açısından da, söz konusu yıllarda Yeraltı Maden-İş’te Çetin Uygur’larla birlikte mücadele etmiş olan Mustafa Irmak açısından da şaşırtıcı ifadeler bunlar. Çünkü Çetin Uygur, Devrimci Yol hareketinin bulunduğu sendikalar içinde en etkilisi olmuş, bu geleneğin temel argümanlarından olan “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganına kaynaklık etmiş, halk iktidarının / sosyalizmin nüveleri olarak düşünülen Direniş Komiteleri’nin işçi sınıfı içindeki en önemli deneyimlerini oluşturmuş olan Yeraltı Maden-İş’in lideridir. Sendika yöneticileri ve çalışanları içinde Devrimci Yol ile örgütsel bağı olanlar bulunmakla birlikte işyeri komite ve konseyleri, işçilerin söz ve karar hakkı gibi konulardaki politikalara öncülük ettiği ifade edilebilecek başka bir odak bilinmemektedir. Bu durumda, Müftüoğlu’nun dedikleri doğruysa, Devrimci Yol geleneğinin işçi sınıfı hareketine en önemli katkısının hareketten bağımsız bir kişinin öncülüğünde gelişmiş olması gibi, DY geleneği için pek hayırlı olmayan, bir durum ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, yukarıda aktarılanlar dışında, Oğuzhan Müftüoğlu’nun anılarında Yeraltı Maden-İş’te yapılanların hiç ele alınmamış olması da bir mesafenin ifadesi olarak görünüyor.

Onur Bütün sendikanın kuruluş ve ilk dönem çalışmalarının Devrimci Yol’un henüz oluşmadığı dönemde gerçekleştiğinin altını çizmektedir:

“Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın kurucuları arasında politik aidiyetleriyle Dev-Yol’cu diye tanımlananlar, sendikayı kurduklarında henüz Dev-Yol bir örgüt olarak kurulmamıştır. Dolayısıyla Yeraltı Maden-İş Sendikası’nın 1975-76-77 yıllarında ortaya çıkardığı deneyim ve birikim, özellikle komite-konsey çalışmaları, Dev-Yol’un direniş komiteleri anlayışı ve pratiğine önceldir.” (Bütün, 2015, s. 31)

Sendikanın kuruluşundan itibaren içinde yer alan kadrolardan Yalçın Çilingir Direniş Komiteleri ile Yeraltı Maden-İş’in ilişkisini şöyle tanımlamaktadır:

“ (…) Direniş Komiteleri (daha çok savunmaya ve mücadeleye yönelik) henüz açılımı yapılmamış denemeler halindeydi. Parça parça ülkenin bazı yerlerinde çalışmalar sürüyordu. Bütün bir yaşamı kucaklayacak bu çalışmalar rüşeym halindeydi ve yeterince ele alınmadan da sonlandılar.

“Direniş komiteleri” Devrimci Yol’da işlenmiş,  üzerine uzun uzun düşünülmüş bir tarz değildi, deyim yerindeyse kendi düşüncelerimizle hayata geçirdiğimiz, kimsenin ya da bir siyasi grubun önerisi ile ortaya çıkmış araçlar değildi, konsey ve komite deneyimimiz… Ancak tüm bu çalışmalar sonunda gelip bir yere, bir tartışmaya dayanırlar. İktidar Sorununa… Ve her analiz eninde sonunda nasıl iktidar olunacağı, hangi araçların kullanılacağı sorusunu sormak zorunda kalır. Bizim çalışmamızsa bu tartışmayı yapamadan sonlanmış bir tartışmadır. Yeraltı Maden-İş deneyimi aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmenin önemli bir deneyimidir ve emek tarihindeki yeri böyle anılmaktadır.” (Yalçın Çilingir’den aktaran Bütün, 2015, s. 152)

Onur Bütün’ün kitabında üstünde durulan sendika – siyaset ilişkisi sorunu (devamla kitle örgütü – parti, sovyet – devlet ilişkisi sorunu), işçi sınıfı çalışmasının önemli bir sorun alanıdır. Sıklıkla sorun yaşanan ve bu alanlarda çalışmış olan birçok kişinin “sıtkının sıyrıldığı” bir alandır. Bundan dolayı tarihimizdeki en önemli işçi özyönetimi deneyimlerden birisinde bu ilişkinin gerçekte nasıl kurulduğunu daha ayrıntılı irdelemekte yarar var.

Onur Bütün’ün kitabında belirtilenleri Devrimci Yol tarafından Yeni Çeltek’e gönderilmiş bir kadro olan Mehmet Kök’le yapılan sözlü tarih söyleşisiyle karşılaştırmak yararlı olacaktır. Mehmet Kök, 1977 yılı sonlarında Devrimci Yol tarafından Yeni Çeltek’e gönderilmiş, ve kendi anlatımına göre, bir süre sonra Devrimci Yol’un Amasya ve çevresi sorumlusu olarak algılanmaya başlanmıştır (Kök, 2016, s. 237-238). Biz, Onur Bütün’ün kitabında “dışarıdan / yukarıdan” müdahalelerden kastedilenler arasında Mehmet Kök’ün ve oluşturdukları Bölge Komitesi ile işyerinde oluşturulan Devrimci Yol’un devrimci işçi komitesinin bulunup bulunmadığını bilmiyoruz[17]. Ancak, Kök’ün Yeraltı Maden-İş’teki işçi iradesini temel alma yaklaşımına mesafeli durduğu söyleşiden çıkarılabilmektedir.

Mehmet Kök’ün Yeni Çeltek’e gönderildiği günler Abdullah Yılmaz ve arkadaşlarının sendikadan ihracıyla sonuçlanan iç gerilim günlerinden biraz sonraki döneme denk gelmektedir. Bu iç gerilim sonucunda Yeni Çeltek’te sendikal örgütlenme zayıflamıştır. Madene gittiği ilk gün, sendikanın zayıflamasından cesaret kazanarak kontrolü ele geçirip kişisel çıkar sağlamaya çalışan bir grubun sendika temsilcilerine karşı tepkilerine tanık olmuştur. Kök’ün ifadesine göre bu grup sarı sendikacılığı diriltmek, karaborsa kömür satışını ele geçirmek istemektedir. Yeraltı Maden-İş’in varlığına karşın karaborsa kömür satışı devam etmektedir. Kendisinin oradaki varlığının ilk anda Yeraltı Maden-İş’in fedaisi olarak algılandığını belirtmektedir.[18](Kök, 2016, s. 233-236)

Kök, bölgeye gönderildiğinde görevlerinin ve alanının tam tanımlanmamış olduğunu ve yapacakları ve çalışma yapacağı bölgeyi, süreç içinde biraz el yordamıyla ortaya çıktığını belirtiyor.

“Böylesi kritik bir dönemde gelmiştim Yeni Çeltek’e ve uzun süre kendimi tanımlayamadım. Sendikacı mıyım, başka bir şey miyim? Benim sınırlarım neresi, görev kapsamım ne?” (Kök, 2016, s. 236)

Kök, Yeni Çeltek’te üretilen sloganlardan söz ederken “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganını şu şekilde tanımlamaktadır:

 “ “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız!” sloganı Devrimci Yol’un yaygınlaştırdığı bir slogan ama bu slogan belki de ilk defa Yeni Çeltek’te hayat buldu. Yeni Çelteklilerin başından itibaren en temel sloganlarından bir tanesi buydu” (Kök, 2016, s. 240-241)

Mehmet Kök Yeni Çeltek maden işçileriyle ilişkiler dışında, bölgede diğer alanlarda çalışan Devrimci Yolcular ile birlikte çevre ilçelerde çalışmalar yürütmüştür. Bu dönemde Merzifon’da Devrimci İşçi Köylü Gençlik Derneği (DİGK-DER) kurulmuş ve kömür dağıtımı bu dernek ve köylerde kurulan Halk Komiteleri üzerinden yapılarak karaborsaya engel olunmuştur. ‘Şeker Pancarında Sömürüye Son’ mitingleri yapılmıştır. Köylerde köy çalışmaları yapılmıştır.

“Gittiğimiz her köyde köy komiteleri, Direniş Komiteleri oluşturduk. Bu süreçte iş yerinde de bir komite oluşturduk. İş yerinde bir sendikal örgütlenme vardı. Sendikal örgütlenmenin ürettiği işçi konseyleri, konsey sözcüleri kurulu ve bir işyeri komitesi, iş yeri baş temsilcisi ve temsilcileri, sendika şube yönetimi. Bunun dışında Devrimci Yol’un iş yeri komitesi vardı, tamamen devrimci işçilerden oluşan üç kişilik Devrimci Yol komitesi.” (Kök, 2016, s. 244)

Kök’ün aktardığına göre Devrimci Yol’un bölge komitesinde yer alan 4 kişiden birisi Yeni Çeltek maden işçilerinden olan Sadi Çırak’tır ve darbeden sonra bir dönem kırdaki mücadelede de yer almıştır (Kök, 2016, s. 259). Maden işçilerinden Bayram Ünlüyol ise devrimci işçi komitesinde ve sendikanın Amasya Şubesi Yönetim Kurulu’nda yer almış, 1980 Temmuz ayında faşistlerle girilen bir çatışmada öldürülmüştür (Kök, 2016, s. 271).

Yapılan çalışmalar içinde köyleri, bölgeleri faşist saldırılara karşı korumanın yanında halkın gündelik yaşamında da değişiklikler sağlamak için adımlar atılması da yer almıştır. Örneğin alkolün daha az tüketilmesi için örnek olunmuş, düğünlerde silah atma alışkanlığının kaldırılması, kadınlara uygulanan şiddete ve kumar alışkanlığına karşı çalışmalar yapılmıştır (Kök, 2016, s. 246-248).

Kök, siyasal kadrolaşma ihtiyacının altını çizmekte, bölgede siyasal kadroya dönüşebilecek eğitimli insan bulmakta zorlandıklarını ifade etmektedir:

“Faşistlere karşı mücadelenin örgütlenmesinde en çok ihtiyaç duyduğumuz eğitimli insan bulmakta zorluk çekiyorduk. Devrimci mücadele bilincinin kendiliğinden oluşmayacağı bunun dışarıdan verilmesi gerektiği çok açıktı. Bunu yapacak insanlar ise az buçuk okumuş yazmışlığı olan aydın diyebileceğimiz insanlardır. Bu insanlar siyasal bilinç edinecekler ki halka da bunu taşıyabilsinler ve giderek örgütlenmeyi geliştirecek siyasal önderler haline gelebilsinler.” (Kök, 2016, s. 250)

Dışarıdan bilinç konusunda Bütün ise Kök’ten farklı bir yöne işaret etmekte, Yeraltı Maden-İş’in yaklaşımının daha farklı olduğunu ifade etmektedir:

“İşçi sınıfına dışarıdan bilinç taşıma arzusu ve fikri Türkiye’de sosyalistlerin, devrimcilerin söylemini-eylemini belirleyen önemli bir tartışmadır. Bu tartışmada işçi sınıfına dışsal bir varlık olarak bilinç taşımakla, işçi sınıfının bir üyesi olarak birlikte öğrenmek arasındaki niteliksel fark ve algı tüm tartışmayı belirler.” (s. 29)

Öte yandan kendilerinin Devrimci Yol merkeziyle ilişkilerini “bire bir merkezden kontrol edilmeye ve bire bir yönlendirmeye dayanan bir çalışmaya sahip değildik, diyebilirim” (Kök, 2016, s. 263) şeklinde tanımlamakta; hatta, zaman zaman “otonom bir yapılanmaya” sahip olduklarını düşündüğünü belirtmektedir (Kök, 2016, s. 264).

Kök, Turhal’a da gittiklerini, Turhal antimuan işçilerinin yaklaşık yarısı AP ve MHP kökenli işçilerden oluşmasına karşın Yeraltı Maden-İş mücadelesinden etkilenmiş olduğunu ve burada Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiğini belirtmektedir. Örgütlenme ve 8,5 aylık bir direnişin sonucunda Yeraltı Maden-İş toplu sözleşme yetkisini kazanmıştır. Bu örgütlenme ve direniş, sağ ağırlıklı bir bölge olan Turhal’da devrimci örgütlenmeyi kuvvetlendirmiştir (Kök, 2016, s. 264-265).

Söyleşiyi yapan kişinin “işyeri komitesi dışında devrimcilerden oluşan bir komiteye niye ihtiyaç duyulduğu” yönündeki sorusunu Mehmet Kök şöyle cevaplamaktadır:

“İşçi sınıfının sendikalarda örgütlenmesi elbette ki işçi sınıfının politik mücadelesi, iktidarı ele geçirme mücadelesi açısından önemli bir kazanımdır. Ancak sendikal örgütlenme kategorik olarak sınıf mücadelesinin politik düzlemde sürdürülmesinin temel aracı değildir ve sendikalizm olarak ifade edilen işçi sınıfının politik hedefleri yerine ekonomik-demokratik talepleri için mücadele hedeflerini koyma anlayışı sendikal faaliyette ön plana çıkabilir. Mücadelenin salt ekonomik kazanımlar derekesine düşürülmesi anlamına gelen bu hastalığın panzehiri ise devrimci sendikacılığı canlı ve diri tutacak bir politik bilincin belli formlar altında hayata geçirilmesidir. Bu devrimci örgütlenmeler, yapılar mücadelenin sürgit devam etmesinin önemli bir güvencesidir. Biz bu nedenle aynı zamanda bir yasal örgütlenme olan sendikal yapılanmanın dışında sendikal mücadeleye ket vurmayan, tam aksine onun devrimci bir çizgide varlığını sürdürmesini garanti edecek ve yine politik düzeyi yüksek devrimci işçilerden oluşan ayrı bir komite örgütlenmesine gitmiştik.

Sendikalar, kitle örgütlenmesi ve iş yeri odaklı örgütlenme açısından elverişli araçlar ama bir siyasal mücadeleyi, faşizme karşı mücadeleyi yürütebilmek için elverişli araçlar değil. Sendikalar politik mücadelenin temel örgütlenme aracı değil. Ayrıca sendika yönetimini oluşturulurken iş yerine özgü dengeleri de gözetmek durumundasınız, dolayısıyla politik kimliği çok öne çıkmayan işçiler de yönetime girebildiği gibi gerçekten devrimci işçiler de yer alıyor yönetimde” (Kök, 2016, s. 270)

Kök’ün, burada geniş şekilde aktarılan, değerlendirmelerinde sendikaların niteliği üzerine bazı genel yargılar var: Ekonomik-demokratik taleplerin ön plana çıkarılması riski, sendikaların yasal örgütlenmeyle sınırlı olması, sendikaların faşizme karşı mücadeleyi yürütebilmek için elverişli araçlar olmaması, sendika yönetimleri oluşturulurken işyeri dengelerinin gözetilmesinin oluşturacağı sorunlar. Ancak, Kök Yeraltı Maden-İş örgütlenmesinin de bu anlayışa (sendikalizm vb.) sahip olup olmadığı, geneldeki hakim sendikal çizgiden farkları, işyeri komite ve konseyleri anlayışının oluşturduğu farklılıklar ve olanaklar konusunda değerlendirme yapmıyor. Bu nedenle, Yeraltı Maden-İş’i herhangi bir sendikal örgütlenme olarak kabul ettiği izlenimi veriyor.

Kök, 1980 yılı Nisan ayında iktidarın madeni kapatma kararı karşısında “bu saldırıları sendikal örgütlenmenin göğüsleyemeyeceğini, antifaşist mücadelenin gereklerine uygun devrimci bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu düşünerek devrimci işçilerden oluşan bir iş yeri komitesi oluşturmaya karar” verdiklerini belirtmektedir (Kök, 2015, s. 272). Bu örgütlenmeyi sendikal örgütlenmeye alternatif değil, onu güçlendirecek bir yapı olarak hayata geçirdiklerini ifade etmektedir. Söyleşiyi yapanın “sendikal organ olan iş yeri komitesi ile devrimci işçilerden oluşan komite” arasında gerilim yaşanıp yaşanmadığı sorusuna ise şöyle cevap vermektedir:

“Böylesi bir gerilim yaşanmadı. Bunun en önemli nedeni iş yerindeki sendikal örgütlenmeye, devrimci mücadeleye karşı faşist güçlerin çok sert bir saldırısının gündemde olması” (Kök, 2016, s. 272).

Bu saldırıyı göğüsleyebilmek ve işverenin madeni kapatma kararını boşa çıkarmak için üretime devam etme kararının hem devrimci işçilerin komitesinde, hem de sendikada tartışılarak mutabakatla karar altına alındığını ve Yeraltı Maden-İş Genel Merkezi’nin de bu karara onay verdiğini belirtmektedir (Kök, 2016, s. 272).

Bu Tarih Bizim’de Yeraltı Maden-İş’in özgün yanları sıralanırken sendika-siyaset ilişkisi aşağıdaki şekilde ele alınmaktadır:

“İşçilerin ve sendikanın devrimci siyasetle ilişkilerinde tamamen açık davranması, araçsal bir ilişki kurmaması, işçileri basit yönlendirmelerle hareket ettirmemesi, siyasal kararların tümünde işçilerin kararlarına saygı göstermesi. Bu son ilkenin örneği, devrimci hareketin sandık boykotu örgütlediği 1979 seçimlerinde, Yeni Çeltek’deki işçilerin bu karara katılıp boykota destek verme kararı alırken, Aşkale’deki işçilerin oy kullanma kararı vermesiydi.” (Bu Tarih Bizim, 2006, s. 80)

Bu Tarih Bizim’de Devrimci Yol merkezinin işçi çalışmasına katkısının “yok denecek kadar sınırlı” olduğu ileri sürülmekte ve şu değerlendirme yapılmaktadır:

“Oysa, Yeraltı Maden-İş gibi son derece başarılı ve derinlikli bir devrimci işçi çalışmasına sahip olan bir hareketin, bu örneği genel çalışmanın bir kazanımı ve yaygın çalışma modeli haline dönüştürmeye gayret sarf etmemesi anlaşılabilir ve kabul edilir bir durum değildir. Neredeyse sadece ve tek başına anti-faşist çalışmanın tek bir boyutuyla sınırlı kalınması, her ne kadar sürecin basıncı altında yaşanmış bir durum olsa da, esas sorun bu koşulları dönüştürecek müdahalelerde bulunulmamasıdır. (Bu Tarih Bizim, 2006, s. 125)

Aynı süreç hakkında farklı görüşler olduğu görülmektedir. Bir siyasal hareket içinde kadrolar arasında farklı düşüncelerin, beklentilerin, önceliklerin olması doğaldır. Sorun bu farklılıkların dinamizmi öldürmeden, iç demokrasiyi oluşturarak tartışılabilmesini ve bu sırada da mücadelenin aksatılmadan sürdürülmesini sağlamaktır. Burada Yeraltı Maden-İş özelinde ifade edilen her iki bakış açısı da mücadelenin uzun vadeli gerekliliklerini karşılama iddiasındadır. Bütün’ün yaklaşımı işçi sınıfının özyönetim organlarının geliştirilmesi ve böylece sosyalizme ulaşılabileceği varsayımına dayanmaktadır. Kök’ün anlattıkları ise mücadelenin zor dönemlerde kalıcılığını sağlayabilecek bir siyasal örgütlenmenin olmadığı koşullarda “sendikal” mücadelenin sürdürülemeyeceğine, sendikal alanda verilen mücadelenin ekonomizmle sakatlanacağı varsayımına dayanmaktadır. Her iki varsayımın da doğruluk payı bulunmaktadır. Ancak, hangi yaklaşımın temel alınmasının doğru olacağı döneme ve somut koşullara göre değişecektir.

İşçilerin kendi örgütlerinde güven ve deneyim kazanması her dönem için önemli bir konudur. İşyerinin ve üretimin yönetiminin sürekli ve geniş ölçekte işçiler tarafından yürütülmesi ise ekonomik, toplumsal ve siyasal bir devrimin sonucu olarak mümkündür. Bu devrimler gerçekleşmeden yaşanan deneyimler, ya istisnai olarak çok özel koşullarda, ya da büyük altüst oluş dönemlerinde ortaya çıkıp, bir dönem yaşayabilmektedir. Bu özelliğiyle işyerlerinin özyönetimi her zaman gündemde tutulması gereken, ama her zaman gerçekleşmeyeceğinin de bilinmesi gereken bir hedeftir. Ancak, sendikal ve siyasal yapılarda iç demokrasinin ve katılım süreçlerinin geliştirilmesi hemen bugünün sorunudur. Bu konularda, geliştirici yol ve yöntemler bulunamadan yürütülen çalışmalar önemli kriz dinamiklerini her zaman içinde barındıracaktır.

Yeraltı Maden-İş’in hayata geçirdiği mücadelelerin, Devrimci Yol’da örgütlü olsa da olmasa da, sendikadaki kadroların tek başına altından kalkamayacağı bir mücadele olduğu açıktır. Hem sivil faşist güçlerden, hem de devlet güçlerinden gelecek silahlı saldırılara karşı savunmayı ve gerektiğinde karşı saldırıları gerçekleştirebilme ihtiyacının, tek başına, geçmişten bir tecrübesi olmayan yerel kadrolarla, karşılanamayacağı açıktır. Öte yandan Yeraltı Maden-İş’in örgütlendiği yerlerde, özellikle Yeni Çeltek çevresindeki anti-faşist mücadelenin gelişebilmesinde burada yürütülen sınıfsal/sendikal mücadelenin önemli bir itici güç sağladığı görülmektedir. Üstelik hayata geçirilen deneyim, işçilerin yöneten olabileceğinin topluma gösterilebildiği, böylece sosyalizmin mümkün ve iyi olup olmadığına ilişkin olarak geniş halk yığınlarındaki çelişkileri aşmayı kolaylaştıracak bir deneyimdir. Bu açılardan bakıldığında Yeraltı Maden-İş pratiği, sendika- siyasal örgüt ilişkisinin daraltıcı değil birbirini besleyici olduğu bir çalışma izlenimi oluşturmaktadır.

[1] Çetin Uygur (Yayına Hazırlayan). 1992. Dinazorların Krizi. Değişim ve Sendikalar. İstanbul. Alan Yayıncılık.

[2] Onur Bütün. 2015. Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor. Yeni Çeltek’ten Soma’ya Maden İşçileri. Dipnot Yayınları. Ankara

[3] Mehmet Kök. 2016. Tarihle Söyleşiler-3 içinde. sa.215 -308. Özgür Açılım Yayınları. Ankara

[4] Onur Bütün’ün bu çok önemli kitabı hakkında biçimsel 2 eleştiriyi yazmayı da ihtiyaç olarak görüyorum. Birincisi, kitapta çok sayıda imla yanlışı var; özellikle “de / da” ve “ki” bağlaçlarının yanlış kullanımı çok fazla ve okumayı zorlaştırıyor. İkincisi, birçok olayın tarihinin verilmemiş olması nedeniyle, anlatılan olayların ülkede veya sendikada yaşanan diğer olaylarla etkileşimi açısından değerlendirme yapmak zorlaşıyor.

[5] Koç, Canan ve Koç, Yıldırım. 2008. DİSK Tarihi. Efsane mi Gerçek mi? Epos Yayınları. Ankara

[6] Bu dönemde sendikaların üye sayılarına ilişkin net bilgiler bulunmamaktadır. Koç ve Koç (2008, s. 636), Petrol-İş’in 1988 Yıllığı’nı kaynak göstererek darbe olduğunda Yeraltı Maden-İş üye sayısını 11.800 olarak belirtmektedir.

[7] Bekdemir, Gültekin. 2008. Denizin Bittiği Yer (Anı-Roman). Su Yayınevi. İstanbul.

[8] Kitapta bu direnişin tarihi konusunda çelişkili bilgiler var. Anlatımlardan 5 gün süren eylemin bir yandan Mart ayında gerçekleştiği (örn. “…mart ayının ayazında dolanıp dururlar. Ama karın kalınlığı iki metreye ulaşınca … bacaları … bulamazlar” (Bütün, 2015, s. 145)) ifade ediliyor. Öte yandan darbe olduğu haberinin alınması ve tankların maden ağzına dayanmasıyla eylemin bitirildiği (Bütün, 2015, s. 146), yani Eylül ayında gerçekleştiği ifade edilmektedir.

[9] Bu davada yargılananlar, 1985 yılı başına kadar Duruşma Hakimi olarak görev yapan ve dava sonuçlanmadan önce davadan alınarak görev yeri değiştirilen Arif Hikmet Korkmaz’ı sanıklara olumlu yaklaşımıyla anmaktadır. Hem hakim Arif Hikmet Korkmaz’a ilişkin anekdotları, hem de davada yargılananlardan portreleri güzel ve sıcak bir dille anlatan bir kitap yayınlandı: Hasan Kaplan. 2015. Dik Dur Devrimci Ol! Su Yayınevi.

[10] Bu Tarih Bizim. 2006. Devrim Dergisi Yayınları. İstanbul.

[11] Pekdemir, Melih. 2014. Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim. Ayrıntı Yayınları. İstanbul.

[12] Unutturulanlar-2. Yeraltı Maden-İş Yeni Çeltek Belgeseli. Açılım Araştırma Belgeleme Filmcilik. 2007.

[13] Yeraltı Maden-İş sendikası öncesinde ASİS’in (Ağaç Sanayii İşçileri Sendikası) tüzüğünde toplu sözleşme görüşmelerinde tüm işçilere işveren karşısında söz ve oy hakkı, işyeri konseyleri ve şube işçi konseyleri, şube işçi konseylerinin yöneticileri görev süresi dolmadan geri çekebilme yetkisi, yöneticiliğin 2 dönemle sınırlanması, sendika yönetici ücretlerinin kalifiye bir işçiden fazla olamaması yer almaktadır. (Cenan Bıçakçı’dan aktaran Koç ve Koç, 2008, s. 383).

[14] Değişik kaynaklarda Yeni Çeltek’te üretim yapılan süre “3 ay” (Bütün, 2015) ve “bir kaç ay” (Kök, 2015, s. 273) olarak da geçmektedir. Ancak, somut verilerle ve tarihlerle desteklenen “34 gün” tanımlaması daha doğru görünmektedir.

[15] Özgür Narin. 2015. Yerin Derinliklerinden Gelip, Günü ve Geleceği Aydınlatan Emeğe, Madenciye Bir Borç Olarak Tarihten Öğrenmek. Yedi Kat Yerin Altından Uğultular Geliyor (Onur Bütün) içinde. sa. 196- 217.

[16] Bostancıoğlu, Adnan (Söyleşi). 2015 (Birinci Baskı 2011). Bitmeyen Yolculuk. Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı. Ayrıntı Yayınları. İstanbul.

[17] Mehmet Kök ile yapılan söyleşideki eksiklerden birisi söyleşi yapanların (Cahit Akçam- Veli Sevil) Kök’e Çetin Uygur ile ilişkileri hakkında soru sormamış olmalarıdır. Oğuzhan Müftüoğlu’nun yukarıda aktarılmış olan sözlerinin bulunduğu kitabın yayınlanmasından 2 yıl sonra yapılan söyleşilerde bu konuya, hem anlatıcı hem de söyleşi yapanlar tarafından, değinilmemiş olması ilginç bir durum (!)

[18] Kök bu insanların bir alevi köyü olan Belvar köyünden olduğunu, sonraki yapılan çalışmalarla bu köylülerin tekrar mücadeleye ve örgütlenmeye kazanıldığını ifade etmektedir (Kök, 2016, s. 236, 241). Ancak, aynı Belvar köyü Bütün’ün kitabında Alevi gelenekleriyle birlikte Yeni Çeltek’teki mücadelenin temel direklerinden birisi olarak yansımaktadır. Bütün’e göre Belvar Köyü Yeraltı Maden-İş çalışması başlamadan önce de demokrat bir niteliği olan, daha eşitlikçi ilişkiler geliştirebilen, “cem tuttukları” toplantılarda sorunlarını tartışıp çözüm yollarını üreten, “belki de bu nedenle komite ve konseylerde çalışırken birbirlerini dinlemek ve anlamakta zorluk çekmeyen” bir köydür (Bütün, 2015, s. 97).

Paris’te bugün 7. genel grev gününde, işçi ve emekçiler hükümetin çıkarmaya çalıştığı yasaya karşı sokakları yine doldurdular. Eylemler öğleden sonra başlarken, grev ise taşımacılık, liman ve havaalanlarında etkili oldu.

FRANSIZ DEMOKRASİSİNE BAYPAS

Fransa’da Cumhurbaşkanı François Hollande ve Manuel Vals liderliğindeki hükümet, iş yasasında değişiklik tasarısını meclisi baypas ederek geçirmiş ve doğrudan Senato’ya göndermişti. Esnek çalışma, işten atılmaların kolaylaştırılması, maaşların düşürülmesi gibi kazanılmış haklara yönelik saldırılar içeren yasa tasarısını geçirmek için hükümet bir anlamda demokrasiyi baypas etmişti.

Hükümet Anayasanın 49 madde 3 fıkrasında kendisine tanınan yetkiyi kullanarak tüm tartışmaların önünü kesti ve yasayı direk senatoya göndererek, Mecliste tartışılmasını engelledi. Yasa Senato’daki tartışmaların ardından Meclise geri gönderilecek.

Hükümet 10 Haziranda başlayacak olan Avrupa Futbol Şampiyonası öncesi yasayı çıkarmak istiyordu ancak görünen o ki haziran sonundan önce yasanın çıkması mümkün olmayacak.

7. GREV GÜNÜ

Öte yandan Fransa’da sendikalar sokak eylemlerinden çok üretimi durduracak ve ekonomiyi etkileyecek grevlere yöneldi. Bugünkü grev ulaşım ve taşımacılık alanında etkili oldu. En büyük sendika konfederasyonu olan CGT (Genel İş Konfederasyonu) “yasanın geri çekilmesini istiyorsak üretimi durduracak grevlere gitmemiz gerekiyor” dedi.

İlk greve çıkanlar da 16 Mayıs’ta kontakları durduran kamyoncular oldu. Kamyoncular sanayi bölgelerinin önüne barikat koyarak malların yani sermayenin çıkışını engelliyor. Öte yandan limanlara da grev çağrısı yapıldı.

PETROL RAFİNERİLERİNDE GREV!

Önemli bir gelişme de petrol dağıtımında yaşanıyor. İlk defa petrol rafinerelerinde, petrol dağıtımını durdurmak için işçiler greve gittiler. Sendikalar her Çarşamba ve Perşembe grev yapılacak üretimi durdurmayı öneriyor. Bu grevlerin etkisinin giderek artması bekleniyor.

Ancak öte yandan polis baskısı da hissediliyor. Polis eylemlere şiddetle saldırıyor.

Hükümet de Olağanüstü Hali üçüncü kez ve 29 Temmuz’a kadar uzatttı. Hükümet OHAL kararıyla eylemleri bastırmaya ve bölmeye çalışıyor.