banner
Emek Tarihinden

İşverenler “vakit nakittir” sözünü çok sever. İşe beş dakika geç gelen veya beş dakika erken çıkan işçi, iş akışını bozmakla suçlanır.

İşverenin zamanı çok kıymetlidir. Her dakikası boşa geçirilmeden kullanılmalıdır. “Büyük abdestini işyerinde yapan işçi benden çalıyordur” diyen işveren gördüm. İşveren sahiplendiğinde bu denli kıymetli olan “zaman”, işçiden gittiğinde değersizleştirilir.

Kolayca “ne olur baş dakika geç çıksan” denilir. Geç çıkmayı kabul etmeyenler en azından bakışlarla kınanır. İş gününün bitimine dakikalar kala verilen, mutlaka yetiştirilmesi gereken acil işlerle işçinin zamanı arsızca tırtıklanır.

İşçinin her gün beş dakika, on dakika geç çıkması görülmez, ayda yılda bir geç kalması ya da erken çıkması hemen göze batar.

Aslında işçilerin de yasalara göre “zaman benim için de kıymetlidir” diyebilme hakkı vardır.

Gece 7,5 saatten fazla çalışan işçi haftalık çalışma süresi olan 45 saati aşmasa da fazla çalışma ücreti isteyebilir. İşçinin gece (Saat 20:00-06:00 dönemi) 7,5 saati aşan çalışmasının en az  yüzde 50 fazlasıyla işçiye ödenmesi gerekir.

Günlük çalışma süresi, fazla çalışmalar dahil 11 saati aşamaz. Haftalık 45 saati aşan çalışma olmasa da günde 11 saati aşan her dakika fazla çalışmaya girer. İşveren günde 11 saati aşan çalışmaları en az yüzde 50 zamlı ödemek zorundadır.

Üstelik fazla çalışmalar iki aylık süre içerisinde ortalaması 45 saate denk gelecek şekilde denkleştirmeye tabi tutulabilirken, günde 11 saati aşan çalışmalar denkleştirmeye tabi tutulamaz; fazla çalışma ücreti ödenmesi gerekir.

Bunları ben söylemiyorum. Mahkemelerde verilen kararların denetlendiği yüksek yargı merci olan Yargıtay söylüyor. Yargıtay’a göre;

a. “İş sözleşmelerinde fazla çalışma ücretinin aylık ücrete dahil olduğu yönünde kurallara sınırlı olarak değer verilmelidir. Dairemiz, 270 saatle sınırlı olarak söz konusu hükümlerin geçerli olduğunu kabul etmektedir.”

b. “Diğer taraftan, yıllık 270 saat fazla mesai ücretinin aylık ücrete nasıl dahil edileceği konusunda dikkat edilmesi gereken nokta, haftalık bazda hesaplama yapılması gerekliliğidir. Yıllık 270 saat; haftalık 5,20 saat fazla mesai süresine denk gelmektedir. O halde, davacının her hafta için kaç saat fazla mesai yaptığı hesaplanmalı, bu haftalık fazla mesai süresinden 5,20 saat düşülerek o hafta için kalan fazla mesai süresi hesaplanarak hüküm altına alınmalıdır.

Bu bağlamda, örneğin, 270 saatlik fazla mesai süresinin “takvim yılı” itibari ile değerlendirilerek işçinin haftalık fazla mesaisinin 5,20 saati aşmasına rağmen “takvim yılı” içindeki fazla mesaisinin 270 saati aşmadığından bahisle fazla mesaisi 5,20 saati aşan haftalar için hesaplama yapılmaması hatalı olacaktır.”

c. “Günlük çalışma süresinin on bir saatten fazla olamayacağı kanunda emredici şekilde düzenlendiğinden, tespit edilen fazla sürelerin denkleştirmeye tabi tutulmaması, on bir saati aşan çalışmalar için zamlı ücret ödenmesini gerektirir.”

d. “İş Kanununun 63’üncü maddesinin son fıkrası uyarınca sağlık kuralları bakımından günde ancak 7,5 saat ve daha az çalışılması gereken işlerde, bu süreyi aşan çalışmalar fazla mesai ücreti ödenmesini gerektirir.”

e. “Maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi işlerin yer ve su altında yapılanlarında, günlük çalışma esası vardır. “

f. “En önemlisi ise gece çalışmalarında getirilen sınırlamadır. Kanunun 69/3 maddesi uyarınca “işçilerin gece çalışmaları günde yedi buçuk saati geçemez”. Kanunda belirtilen bu süre günlük çalışmanın, dolayısıyla fazla çalışmanın bir sınırını oluşturur. Gece çalışmaları yönünden haftalık kırk beş saat olan yasal çalışma sınırı aşılmamış olsa dahi, günde yedi buçuk saati aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti ödenmelidir.”

Yargıtay, işçinin zamanını fazladan alıyorsan fazladan ücret ödeyeceksin diyor işverene.

İşverenlerin beş dakika, on dakika diye önemsizleştirdikleri, el koydukları süreler, aslında beş on dakika değildir yönetmeliklere göre.

İş Kanununa İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’nin 5. maddesi “fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma sürelerinin hesabında, yarım saatten az olan süreler yarım saat, yarım saati aşan süreler ise bir saat sayılır” der.

Örneğin işveren bir işçiyi işten on dakika geç çıkarmışsa yarım saat, 40 dakika geç çıkarmışsa bir saat fazla çalışma ücreti ödemek zorundadır.

İşveren işçilerin yapmış olduğu fazla çalışmaları saat olarak bordrolara yansıtmak, bordrolarda saat ücretine göre hesaplanmış tutarları göstermek ve işçinin normal ücretine ekleyerek işçiye ödemekle yükümlüdür.

Evet, vakit nakittir. Yasalara ve Yargıtay’a göre işçilerin vakitleri de nakittir, kıymetlidir. Aslında işçiler de zamanlarının kıymetli olduğunu bilir. Bilir de gereğinin yapılmasını istediğinde işten atılmasını engelleyecek gerçek anlamda iş güvencesi olmadığı için zamanından çalınmasını sineye çekmek zorunda kalır. (evrensel)

Soma maden katliamı ile ilgili davanın 14’üncü duruşması görüldü. Sanık avukatları tahliye talep ettiği duruşma 23 Ocak’a ertelendi.

Manisa’nın Soma ilçesinde 301 madencinin yaşamını yitirdiği katliamda 6’sı tutuklu 46 kişinin yargılandığı davanın 14’üncü duruşmasının ikinci celsesi Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma sanık avukatlarının savunması ve talepleriyle başlarken, söz alan sanık avukatları bilirkişi ek raporunun bilimsel olmadığını belirterek, bilirkişilerin tarafsız olmadığını düşündüklerini söyledi. Hazırlanan bilirkişi raporlarında çelişkiler olduğunu söyleyen sanık avukatları, çelişkilerin giderilmesi için yeni bir bilirkişi raporunun alınmasını ve müvekillerinin tahliyesini talep etti.

Taleplerin ardından kısa bir ara veren mahkeme heyeti, ara kararında avukatların yeni bilirkişi raporu talebinin reddine, bilirkişi heyetinden istifa eden Mehmet Maden hakkında görevini kötüye kullanma ve adli yargılamanın makul süresini uzatma suçundan suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Tutuksuz sanıklar için adli kontrol ve vareste tutulma taleplerinin reddeden mahkeme heyeti, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Duruşma 23 Ocak tarihine ertelendi.

‘TÜM MADENCİLERİN DAVASIDIR’

Dava sonrası madenci yakınları adına açıklama yapan avukat Can Atalay, kamuoyuna davayı sahiplenme çağrısında bulunarak, “Burada bugün görece azdık, çünkü birçok yerde avukatlarımız  gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ama bu davanın takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bizler burada olmasak da ailelerin burada kalabalık bir şekilde davayı sahiplenmesi lazım. Son düzlüğe girdik. Bu dava sadece Soma’nın değil tüm madencilerin davasıdır” dedi.

26 Aralık’ta İstanbul Adliyesi’nde Alp Gürkan hakkında açılan davanın görüleceğini belirten aileler, Soma’dan İstanbul’a giderek davanın takipçisi olacaklarını söyledi. (Manisa/EVRENSEL)

Adana’da özel bir tıp merkezinin acil servisinde görevli pratisyen Dr. Talip Yalım, muayene ettiği bir hastanın yakınlarının tam teşekküllü hastaneye sevk için istediği ambulansı çağırmayınca tekmeli saldırıya uğradı. Yaralanan doktor, tedavi altına alınırken, saldırı anı tıp merkezinin güvenlik kamerası tarafından görüntülendi.

Olay, dün saat 20.30’da Şakirpaşa Mahallesi’ndeki özel bir tıp merkezinde meydana geldi. Acil servise getirilen 16 yaşındaki bir kızı muayene eden görevli Dr. Talip Yalım, hastanın yakınlarına, acil bir durum olmadığını söyledi. Genç kızın durumunun psikiyatrik olduğunu belirten Yalım’a, hasta yakınları tepki gösterdi. Hastalarının ambulans çağrılarak tam teşekküllü bir hastaneye sevk edilmesini isteyen hasta yakınları doktora saldırdı. Hasta yakınlarından biri Talip Yalım’a 2 kez tekme attıktan sonra kaçtı. Hasta da tıp merkezinden ayrıldı. Hafif yaralanan Yalım, çalıştığı tıp merkezinde yapılan ilk müdahale ardından çağrılan ambulansla Numune Hastanesi’ne götürüldü. Dr. Yalım, saldırgandan şikayetçi oldu. (DHA)

Siirt’in Şirvan ilçesine bağlı Maden Köyü’nde Ciner Holding’e ait Park Elektrik AŞ’nin işlettiği bakır madeni ocağında toprak altında kalan işçilerden birine daha ulaşıldı.

17 Kasım’da meydana gelen heyelanda toprak altında kalan işçiler için başlatılan arama-kurtarma çalışmaları sürerken, bugün saat 14.40 sıralarında bir işçinin daha cansız bedeni toprak altından çıkarıldı.

Böylece 7 işçinin cenazesi çıkarılırken, halen toprak altında bulunan 9 işçi için yapılan arama ve kurtarma çalışması sürüyor. Yetkililer, aynı bölgede başka işçilerin de olabileceği ihtimali üzerine, çalışmalarını söz konusu noktada yoğunlaştırırken, çıkarılan ceset, kimlik tespiti ve otopsi için Siirt Devlet Hastanesi Morguna kaldırıldı. (DHA)

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ve İstanbul Tabip Odası, OHAL ve kanun hükmünde kararnamelerle ihraç ve açığa almalara karşı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü önünde iş güvenceleri için ortak basın açıklaması yaptı.

‘OHAL sağlığa zararlıdır’ sloganlarının atıldığı basın açıklamasında, “Hukuksuz ihraçlar geri alınsın” pankartı açıldı.

‘SAĞLIK HİZMETİNE ERİŞİMİ AKSADI’

Ortak basın açıklamasını okuyan SES Şişli Şube Başkanı Fadime Kavak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası parlamentonun askıya alındığını, KHK’lerin demokratik topluma zarar verdiğini ve sendikal faaliyetlerin askıya alındığını belirtti. Kamu emekçileri olarak meşru direnme haklarını kullanacaklarını belirten Kavak, “yasadışı hiçbir örgütle ilişkisi olmamasına rağmen, sırf etknik kimliği, inancı ve dünya görüşü nedeniyle bu ihraçların yapıldığını biliyoruz” dedi. Açığa alma ve ihraçlar nedeniyle halkın kamu hizmetine erişemediğini, sağlık hizmetinde aksaklıklar yaşandığını ifade eden Kavak, “Halkın sağlık hakkını düşünmeyen AKP iktidarı ne yazık ki, kendi gibi düşünmeyen sağlık emekçilerinden intikam alıyor” dedi. Daha önce Yüksek Disiplin Kurulu kararı ile ihraç edilenlerin 676 sayılı KHK ile tekrar ihraç edildiklerini hatırlatan Kavak, “İhraç edilen ve açığa alınan sağlık emekçilerinin yerine güvencesiz koşullarda personel alımı yapılması planmaktadır” dedi. Kamu hizmetlerinde liyakat sisteminin uygulanmadığı vurgulanan açıklamada, ” ihraç edilen arkadaşlarımız ile 10 Kasım günü Sağlık Bakanlığı önünde olacağız” çağrısı yapıldı.

‘OHAL, OLAĞAN HALE GELDİ’

İstanbul Tabip Odası adına konuşan Dr. Hüseyin Demirdüzen 15 Temmuz darbe girişimi sonra yaşanan OHAL’in olağan hale getirildiğini belirtti. Geleceklerinden kaygı duyduklarını ifade eden Demirdüzen, “Sağlık çalışanları olarak, iş güvencemizin yasalarla ve anayasayla korunduğu bir ortamda çalışmak istiyoruz” dedi. Her an işten çıkarılma korkusuyla çalışanların sağlıklı hizmet veremeyeceğini ifade eden Demirdüzen, KHK’lerle değil, hukukta özgür ve adil kararlar alarak sürecin yönetilmesi gerektiğini belirterek nitelikli hizmet için yaşanan baskıların son bulması gerektiğini vurguladı.(İstanbul/EVRENSEL)

Paşabahçe Mersin fabrikasını kapatma kararı alan Şişecam Topluluğu, fabrikada çalışan işçileri Eskişehir, Bursa ve Lüleburgaz’daki fabrikalarda çalıştırmaya devam edeceğini bildirdi. Kristal-İş yönetimi bu kararı fabrika önünde kurban keserek duyurdu. Sosyal medyada bu “kutlama”ya tepki gösteren işçiler, “Davul zurna, kurban eşliğinde fabrika kapatarak tarihe geçen bir işçi sınıfı. Helal olsun, süpersiniz!” dedi.
Bir işçi, durumu “akıl tutulması” olarak değerlendirirken başka biri “Hayırdır, fabrika açılışı mı var? 5 Kasım 2015’te işinden, ekmeğinden olan ve çocuklarının geleceği çalınan onurlu cam işçilerinin yanında olmayan, işçisine sahip çıkmayanlar fabrika kapatmaya davul zurna çaldırıyor” dedi. Bir başka işçi ise Kristal-İş Genel Başkanı Bilal Çetintaş’a tepkisini “Fabrikayı genel başkan mı kapatıyor?” sözleriyle ile dile getirirken, geçen yıl “daralma” gerekçesiyle işten atılan işçiler ise “Bizim günahımız neydi? Biz neden işten çıkartıldık?” diye sordu.

SİZ ZATEN 58 KURBAN VERDİNİZ!

“Hayırlı olsun, sendikamıza da yakışan budur” diyen az sayıda işçiye karşılık çok sayıda işçi işten atmalara, fabrikanın kapatılmasına ve Kristal-İş’e kızgınlığını ifade etti. Bazı işçiler, sendika yönetiminin yanı sıra durumu kutlayan arkadaşlarına da tepki gösterdi.
Bir işçi, geçen yıl atılan işçilere atıfta bulunarak, “Bir de utanmadan, sıkılmadan kurban kesiyorlar. Siz zaten 58 kurban vermişsiniz, kesilen kurbana ne gerek!” derken, başka bir işçi “O kurban bizlerdik, fabrika kapanıyor diye sevinip kurban kesenler ne yaptıklarını bilmeyen zavallılar” diyerek hem işçi arkadaşlarına hem de Kristal-İş yönetimine tepki gösterdi. Başka bir işçi de arkadaşlarına sitemini şöyle dile getirdi: “Bugün arkadaşlara o müjdeli haber verilirken ve sonrasında o salondaydım. Biz haksız ve hukuksuz yere işten çıkartılanlar için hiç bir Allah’ın kulu, ya geçen sene haksızlığa uğrayan bu arkadaşlar da işlerine dönsün, bu haksızlığa bir son verilsin demedi.”

İŞÇİ EŞİNDEN TEPKİ

İşten atılan işçilerden birinin eşi, Kristal-İş Genel Başkanı’na şöyle seslendi: “Benim çocuklarımın rızkını yiyenler. Gevrek gevrek gülenler, neyin kafasındaysanız, bayram mı kutluyorsunuz. Bayramınız mübarek olsun.”
“Kristal-İş üyeleri özlük haklarıyla gidiyor. Emeği geçen herkese teşekkür ederiz” diyen bir işçinin mesajının devamı şöyle: “Ama bir fabrika kapanıyor be kardeşim, oradan en az 1000 kişi ekmek yiyordu. Biz mağdur olmadık ama mağdur olan bir sürü insan var. Orada davul çalınırken Kristal-İş üyesi olmayan ve ekmeğinden olup da gözyaşı dökenler vardı. Emin ol, o tabloyu görmek istemezdin.”
Bir işçinin “Keşke kapanmasaydı, geri kalan insanlar da mağdur olmasaydı. Genel başkan üyelerine sahip çıkıp mağdur etmemesinden başka ne yapabilir ki?” sözlerine bir başka işçi şu sözlerle cevap verdi; “Bu işçi iyi olan hiç bir şeye karşı olmaz, olmadı zaten. O fabrikada insanlar işinden olurken kimse sahip çıkmadı. İşinden olan arkadaşlar varken ocak ayında KCS’ye 200 tane sözleşmeli alındı. Sen o zaman uzayda mıydın. Şimdi fabrika kapanırken kurban kesmeyi marifet sayıyorsun.”

ATILAN İŞÇİLER GERİ ALINSIN

Bir işçi de geçtiğimiz yıl atılan işçilerin geri alınması talebini dile getirdi: “Madem sayın Bilal Çetintaş kurban kesti. Bir öneride de ben bulunacağım. Mahkemesini kazanan tüm arkadaşları işbaşı yaptırsın bir kurban da ben kesecem. Olmaz geçti demeyin, burda atıldıktan 4 sene sonra işbaşı yapanlar da var. Sen iste yeter.”
“Kimse mağdur olmadan özlük haklarıyla dağılacak. İnsanların mağdur olmasını mı bekliyorsunuz. Hayırdır ne bu tepki?” sözleriyle Kristal-İş yönetimine destek veren işçiye yine arkadaşları tarafından sert tepki gösterildi. Bir işçi, “Bizim tepkimiz, madem boşluk var, bu kadar işçiyi alıyorlar da neden 11 aydır direnen işçiyi almadılar. Allah kimseyi ekmeğiyle terbiye etmesin” derken, bir diğeri “Her şeyi çok çabuk unutuyoruz” dedi. Bir başka işçi de beklentisini şöyle ifade etti: “Genel başkandan bir isteğimiz daha var. Geçen senelerde işinden olan Kristal-İş üyesi arkadaşlarımızın da bu arkadaşlarımızla birlikte geçişlerden faydalanmasının sağlanmasını istiyoruz. Ve tekrar aileleriyle, çocuklarıyla ekmek yemeleri. Başkan eğer isterse bunu da yapabileceğinden eminim. İşte o zaman kesilen kurbanın daha o kadar sevap getireceğine inanıyorum.”

TOPKAPI İŞÇİSİNDEN ÇETİNTAŞ’A DÜZELTME

“Mersin Paşabahçe işçisine hayırlı olsun. Çok sevindiğimi ve sevindiğimizi belirtmek isterim” diyen eski bir Topkapı Şişecam işçisi, Çetintaş’ın Topkapı Şişecam ile ilgili açıklamalarına ise tepki gösterdi: “Sayın genel başkanın Mersin bölgesinde yaptığı açıklamayla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Başkan konuşmasında Topkapı yatay geçişi istemedi, fabrika ortalamalarını istedi. Mersin yatay geçiş istedi, o yüzden yatay geçiş oldu, sözüne acaba kendisi inanıyor mu? İşveren Topkapı işçisine hangi teklifle geldi, başkan onu da söyle. 2010 yılından itibaren yatay geçiş isteriz diye yapmadığımız kalmadı. Fabrika gezisine geldiğinizde hepinizin gideceğinin garantisi mi var dediğinizde, 5 TL’yi fabrikalarda tartıştırın dediğinizde bizim yatay geçiş talebimiz netti. Bırakın artık Topkapı’yı fabrika ortalamalarının bile nasıl alındığı aşikar. Bizim için özel madde bile ilave etmişsiniz? Hayırlısı olsun.”
“Dağılımlar inşallah bütün işçi sınıfına örnek teşkil edecek şekilde olur” diyen bir işçi, “Bizler Topkapı Şişecam’da büyük mücadeleler sonucunda, birlik ve dayanışma ile fabrika ortalamalarına göre dağılımı yürek gücümüzle hak ederek kazanmıştık” diye hatırlattı.

Cumhuriyet sonrası demokrasi oyunumuz asıl olarak 1945 yılında hileli bir seçimle başladı.
Tarihe seçim hileleri, sandık oyunlarıyla  geçen 1945 yılı seçimlerini şair Neyzen Tevfik iki dizeyle özetledi:
“Ehl-i namus yoklamada düştü hep meyus (ümitsiz) oldu.
“Merkezinden koyduranlar cümlesi mebus oldu”
1950 seçimlerini büyük bir çoğunlukla kazanan Demokrat Parti (DP) iktidara geldi.
Seçimlerin galibi  Başbakan Adnan Menderes “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” dedi.
Demokrasiyi liderlerin gösterdiği adayların seçilmesine, meclis çoğunluğunun mutlak gücüne indirgeyen Menderes, Demokrat Parti (DP) grubuna seslendi:
“Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”
Denklem kurulmuştu. Liderlerin belirlediği adayların seçilmesi milli iradenin tescili olarak adlandırıldı. Liderlerin söylediğinden milim sapamayan meclis çoğunluğu demokrasi oyunumuzun değişmeyen dekoru olarak siyasi yaşamımızda yer aldı.
Herkesin birbirini kandırdığı bu oyuna itirazı olan bir siyasetçi, Osman Bölükbaşı  neredeyse tek başına bir ömür demokrasi oyununu teşhir etmeye çalıştı. Kırşehir’de doğan Osman Bölükbaşı, İstanbul Erkek Lisesinde Fransa’da öğrenim gördü. 1946 yılında Demokrat Partide (DP) başladığı siyasi yaşamı süresince iktidarların başına bela oldu. Yargılandı, tutuklandı. 1950 seçimlerinde kurduğu Millet Partisinin tek milletvekili olarak memleketi Kırşehir’den meclise girdi. 1953 yılında  partisi kapatıldı. 1954 yılında kapatılan partisinin yerine yenisini kurdu. 1954 seçimlerinde Kırşehir’in neredeyse tüm oylarını alarak yeniden milletvekili seçildi. Bunun üzerine Kırşehir ilçe yapılıp il yapılan Nevşehir’e bağlandı. 1957 yılında TBMM’ye hakaretten tutuklandı. Kırşehir il yapıldıktan sonra doğduğu köy dahil önemli ilçelerin Nevşehir’de kalmasına, tutuklu olmasına karşın Kırşehir’den milletvekili seçilmeyi başardı. Seçim günü tutuklu olduğu için milletvekili yeminini cezaevinde mahkumların önünde yaptı.
Sözünü sakınmayan Osman Bölükbaşı liderlerinin iki dudağına bakan meclis çoğunluğuna;
“Meclis’te var 450 mezar taşı, tek başına ne halt etsin Osman Bölükbaşı…”  diye seslendi.
Nefes almayı dahi zorlaştıran baskılara karşı hükümeti;
“Konuşma devri kapandı, bakışma zamanı başladı. DP bunu da yasaklamadan önce bari birbirimizi iyice süzelim” sözleriyle eleştirdi.
Muhalefette başka iktidarda başka politikalar izleyen siyasi partileri yerden yere vurarak dedi ki;
“Bir siyasi parti, muhalefetteyken nişanlı bir kıza benzer. Dili tatlı olur. Uyandırdığı ümitler insanı hayali bir saadet âleminde bir beşik gibi sallar”.
Milletvekili seçildikten sonra parti değiştiren milletvekillerine yüklendi:
“Düğünü biz yapıyoruz, gerdeğe başkası ile giriyorlar.”
Kendilerini tek vazgeçilmez güç olarak gören iktidardaki siyasi parti liderlerine de sözünü esirgemedi:
“Kimse Türk milletine tepeden bakmasın, memleketi bir vakıf kendisini de mütevelli sanmasın”.
Bölükbaşı sadece siyasileri eleştirmedi. Miting meydanlarında kendisini alkışlayıp, oylarını başka partilere veren halk da onun eleştirilerinden nasibini aldı:
“Bizim tanesi çıkmayan harmanımız boldur. Sapı uzun, tanesi kıt Türk milleti; meydanlarda veriminiz bol, benden alkışlarınızı esirgemezsiniz, ama sandık başına gidince başkasına oy verirsiniz.”
“Bizim kümeste tavuk çok… ama hep başkalarının folluğuna yumurtluyorlar”.
“Bu millet Bölükbaşı’yı alkışladı; İnönü’yü karşıladı; oylarını Menderes’e verdi”.
“Meydanlarda rahman diye alkışlarsınız, sandık başına gidince şeytana sarılırsınız”.
Kendisine doğru söylüyorsun diye bağıran seçmenlerine;
“Ben doğruyum ama ne çare, ah bir de sizi doğru yola getirebilseydim, harmanı bol tanesi az milletim” diyebildi.
Hukuku kendisine ayak bağı olarak gören, kendi kurmadığı ya da kontrol etmediği her derneğe, sendikaya meslek örgütüne şüpheyle bakan, herkesin dilini, dini inancını, etnik kökenini tekleştirmeyi kendisine hedef seçen, farklılıklara yaşam olanağı tanımayarak dışlayan demokrasi oyunu, darbelerden, sıkıyönetimlerden, olağanüstü hallerden destek alarak bugüne geldi.
Oyuncular değişti, dekorda ufak tefek değişiklikler yapıldı ama roller hiç değişmedi. Kaybeden ise demokrasi oyununu kenarda izleyip güce alkış tutanlar oldu.
Siyasetin bu kısır döngüsü içerisinde kendisini “Ben Anadolu’nun boz toprağının uşağıyım. Sarayım çalı dibidir” diyen Osman Bölükbaşı’nı saygıyla anıyorum. (evrensel)

İlk kez 1997 yılında izlemiştim Maden filmini. Filmi izledikten sonra ilk yaptığım şey sarı telefon fihristinden Fahrettin Cüreklibatur (Cüneyt Arkın) ismini bulup kendisine teşekkür etmekti, numarasını buldum çaldı çaldı ama açan olmadı. Neyse, İlyas bir devrimciydi, işçileri örgütlüyordu, patronlara kafa tutuyordu, kısacası bir devrimci adayı olan bana yapmak istediklerimi hayallerimi sunuyordu. O yılların psikolojisiyle filmde İlyas’a odaklanmıştım. Devrimci pratiğiyle, ara ara verdiği düzen karşıtı ve açık açık sosyalizme işaret eden söylevleriyle, sert, kesinlikle taviz vermez tavrıyla…

Ama filmin kurgusu bir işçinin evrimini anlatıyor bir yandan da. İlyas’ın devrimciliği bir noktadan sonra gerek sinemasal olarak, gerek didaktik olarak pek bir anlam ifade etmiyor, bir şey öğretmiyor filmde. Çünkü İlyas’ın başka bir rolü var. İlyas’ın rolü bir öncü olarak gelişiminin önünü açmak birilerinin, özellikle de Nurettin’in. Nurettin normal sıradan bir işçi. Hepimizin gelgitlerini yaşıyor, uygun ortam olsa uzlaşır da diyorsunuz, kafa göz girer de. Korkuyor, endişe duyuyor, soru soruyor, kafası karışıyor. O film bugün çevrilse senarist ve yönetmen Yavuz Özkan kredi kartı borcuyla boğuşan, zeytin ağaçları kesilmiş tek yolu madende çalışmak olan, öleceğini bile bile finans sermayesinin görünmez zincirlerinden kopmakta zorlanan ama yine de mücadele eden birisi olarak, daha fazla zaafı olan ama kopuşu da daha geri dönülemez olan birisi olarak resmederdi belki kim bilir… Ama bir işçinin adım adım nasıl bilinçlendiğini, ilerlediğini, bunun tek yolunun sınıf kardeşleriyle mücadele etmekten geçtiğini her halükarda Yavuz Özkan muhteşem anlatırdı. Film Tarık Akan’ın muhteşem yorumuyla maden işçisi Nurettin üzerinden Türkiye işçi sınıfının hem basit ve hem muhteşem bir anlatısıdır.

“Ama Maden sıradan bir Türkiye Sineması yapımı değil o yüzden filmin akışının gayesi Nurettin’in dönüşümünü bize sunmak veya İlyas’la bize takip edilecek ideal bir figür kazandırmak değil. Bireylerin ötesinde, örgütlülüğün gücünü ve önemini hatırlatmak gibi bir yöntem seçmiş durumda Yavuz Özkan bize. Filmi her izleyiş, finalde sizi bir şeyler yapmak istetir hale getiriyor. Harekete geçmemiz, kendi haklarımız ve başkalarının hakları için ne pahasına olursa olsun direnmemiz gerektiğini anımsıyoruz. Zaten filmin esas mesajı, ekranda gördüğümüz son karede, tüm madenciler dayanışma içerisinde kol kola yürürlerken tümüyle oraya konulmuş oluyor.”( http://www.filmloverss.com/maden/)

Çark filmi ise Maden kadar şanslı değildir izleyiciye ulaşma konusunda. Senaryosunu Bekir Yıldız ve Haşmet Zeybek’in yazdığı, yönetmenliğini ise Muzaffer Hiçdurmaz’ın üstlendiği 1987 yılında çekilen filmde Tarık Akan, Müge Akyamaç, Cezmi Baskın, İhsan Yüce ve Kenan Bal gibi oyuncular oynamaktadır. Tarık Akan filmin başında cam ustası Rauf olarak görünür, işten atılır tersaneye gider son olarak üç işçi arkadaşıyla birlikte Kazlıçeşme’deki deri atölyelerinde denetimsiz, son derece kötü ve sağlıksız koşullarda çalışmaya başlarlar. Parasızlıktan Rauf oğlunu da işe sokar, karısı Leman ise asayiş şubede polis olmuştur! Rauf oğlunu iş cinayetinde kaybeder, direniş başlar, işçilerin direniş sahnesi, Rauf’un kameraya bakışı, yavaşça oturma eylemi yapan direnişçi işçilere katılması ile film biter.

Çok çarpıcı sahneler ve diyaloglar vardır bu filmde de. Örneğin, çalışırken bir bacağını kaybeden bir başka işçi, umudunu emekli olabilmeye bağlamıştır, ama bunun için 3’te 2 iş göremezlik raporu alması gerekmektedir.

“- İşte böyle, bir elmayı 3’e bölsen, 2’si çürükse tümden çürük sayılmaz mı?

– Yapma Recep Abi, insan elma değil ki, bunun hesabını nasıl yaparlar!”

Yüzden fazla filmi olan Tarık Akan’ı işçi sağlığı ve iş güvenliğini konu alan bir köşeye bile taşıyacak en azından iki filmi vardır ve bu iki film hem bu ülkenin ilerici birikimine büyük bir katkı hem de tam anlamıyla eğitim materyalidir işçiler için. Maden filmi Soma’yı anlatır bize yıllar öncesinden, Çark filmi ise bugünün merdiven altı atölyelerinin birebir anlatısıdır, en ufak bir abartı olmadan. Her iki film de örgütlü mücadeleye, işçi sınıfı mücadelesine, Türkiye işçi sınıfına adanmış birer klasik filmdir. Ve her iki filmde de Tarık Akan yalın, basit, sıradan bizden bir işçiyi anlatır, bir kahramanı değil. Nice filmin jönü olan Tarık Akan kendisini “öne çıkarmayan” rollerle devleşir, filmlerde Tarık Akan’ın izi etkisi kesinlikle unutulamaz (kuşkusuz tüm diğer sinema emekçisi sanatçıların yanı sıra). Tarık Akan Soma’dadır, Zonguldak’tadır, Kazlıçeşme’dedir, OSTİM’dedir, Tuzla’dadır, Çayırova’dadır, İkitelli’dedir… Tarık Akan Türkiye işçi sınıfının yanındadır ve bizim kalbimizdedir! Unutmayacağız, unutturmayacağız.

http://ilerihaber.org/yazar/bir-is-kazasi-metal-muzigin-dogusu-ve-akla-gelmesi-gerekenler-30473.html

http://www.filmloverss.com/maden/) (ileri haber)

 

Eylül tarihinde İhsan Sıtkı Yener’i kaybettik. Kendisinin ölümü F Klavyenin muciti yaşamını yitirdi olarak yansıdı basın yayın organlarına. Halbuki Yener aynı zamanda Cumhuriyet’in başarılı ve emektar eğitimcilerinden birisiydi aynı zamanda. F Klavyenin icadına ilişkin ise aşağıdaki bilgileri kısaca okuyup devam edebiliriz:
“1930’lu yıllardan başlayarak, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klâvyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme isteklerini, 1946 yılından itibaren Öğretmen çabaları olarak sürdürdü. Türk Dil Kurumu verileriyle Eğitim Kurumlarında 10 yıl süren çalışmalar ve denemeler sonucunda oluşturduğu Klâvye dizinini Millî Eğitim Bakanlığına sunarak, Türkçe harfler için de ideal olabilecek bir Millî Klâvye ihtiyacını anlatıp en üst düzeylerde ele alınmasını ancak 1955 yılında sağlayabildi. Yöneticiliğini ve sözcülüğünü yaptığı “Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu”nca oluşturulan “Onparmak yöntemi ile Türkçe için ideal Klâvye”yi 20 Ekim 1955’te “Bakanlıklararası Standardizasyon Komitesi”ne “Standart Türk Klâvyesi” olarak kabul ettirdi. Türkiyedeki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel Klâvyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanununa bir madde eklenmesi ve 1974 yılında “Türk Standardları Enstitüsü” tarafından “Zorunlu Standart” olarak kabul edilmesiyle kesinleşti. Daha sonraki yıllarda rasgele klâvyelerle ithaline başlananBilgisayarların da Standart Türk Klâvyesi ile ithal ve montajı giderek yaygınlaşmakta ve kurallara uyulması oranında bu klâvyenin verimliliğinden yararlanılmaktadır.”[1]

F klavye son derece önemli benim yaşamımda. Boğaziçi İnşaat’tan mezun olurken bitirme tezimi hızlı yazabilmek için Kız Meslek Liseleri Stenografi kitabı almış, bir kartonun üzerine klavye dizilimini çizmiş ve onun üzerinde kimi zaman otobüste gelip giderken, kimi zaman evde çalışmıştım. Çok hızlı değildim o zamanlar belki ama sonrasında hızlandım en azından düşünce hızıma yakın yazabilir hale geldim sayın Yener sayesinde. F klavye üzerine yapılan pek çok çalışma var ama nedense hala Türkiye’de çok yaygın değil. Q klavye veya QWERTY düzeneği olarak bilinen ve aldığımız tüm bilgisayarların klavyelerinin düzeneği olan (sanırım yüzde doksandan fazladır Türkiye’de) dizilimin hala kullanılması ise tam anlamıyla bir saçmalık. Çıkışına dair pek çok rivayet var, ama pek çok kaynakta yer alan ve sanırım en doğrularından birisi aşağıdaki alıntıdan anlaşılabilir:

“Q klavyeler her ne kadar -İngilizce konuşan ülkeler başta olmak üzere- dünyada en çok kullanılan klavye türü olsa da, aslında ne İngilizce ne de başka bir dile uygun olarak geliştirilmiştir. Q klavyenin ve aynı zamanda gerçek anlamda ilk daktilonun mücidi olan Christopher Latham Sholes, icat ettiği yazı makinesinin mekanik harf kollarından herhangi ikisi aynı anda kağıda doğru havalandığında sıkışmaya neden olduklarını fark etmesi üzerine, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak için harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görmüş; bu sebeple ortaya Q klavye çıkmıştır.”

Bir başka söylentiye göre ise, ilk üretilen yazı makinesinin adı “Sholes & Glidden Type Writer” olarak geçer. Buradaki “Type Writer” kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır. Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca “Type Writer” yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarındakine gösterme şansı bulmaktadırlar.”
Q klavye dünyada hiç bir dile tam anlamıyla uygun değildir. Ama klavyeler öyle üretildiği için hala değiştirilmemektedir. Öte yandan verimlilik açısından da incelendiğinde, bu konuda yazılmış bir makale şunları söylemektedir:
“F klavyedeki verim artışı %60’dır. Yapılan bir araştırmaya göre; F klavyeyi 10 parmak yazan bir Türk ile Q Klavyeyi 10 parmak yazan Amerikalılara aynı İngilizce metin verildiğinde, Amerikalılar dakikada 32-35 sözcük yazarken; Türklerin 72 sözcük yazdıkları görülmüştür. Bu da F klavyeyi, sadece Türkçe klavye olduğu için değil, bilimsel bir klavye olduğu için tercih edilmeli gerçeğini ortaya koymaktadır. Türk dilinin fonetik özelliğine dayanarak, on parmakla yazma yöntemi için çok verimli bir standart Türk klavyesi var olduğu halde, Q klavyeyi dünya standardı zanneden kullanıcılar, bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni olmaktadır.” [2]

Bu konuda yapılmış pek çok çalışma var ve verim farklılıkları konusunda farklı şeyler söylüyorlar. Ama kesin olan bir şey var ki Türkçe yazmak için F klavye Q’ya göre çok ama çok üstün. Peki F klavye Türkçe için en iyisi mi?

Gerek hız, gerek verimlilik gerekse de ergonomi açısından F mükemmel bir klavye değil. Zira F klavye dizilimi bulunurken, daha çok deneysel bir çalışma yapılmış ve bilimsel bir yöntemden ziyade, Türk Dil Kurumu’nun o yıl en çok kullanılan sözcüklerinden yararlanılarak 10 yıl boyunca deneme yanılma yoluyla bugünkü F klavyeye ulaşılmış. Peki bilimsel olarak F klavyeden daha iyisi var mı? Evet var, E klavye!

KLAVYE KULLANANLARIN SAĞLIĞI İÇİN E KLAVYE!

Boğaziçi Üniversitesi  Endüstri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Ekşioğlu’nun liderliğinde yaklaşık üç yıldır yürütülen bilimsel araştırmalar sonucu geliştirilen ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen klavye geliştirme projesinde patent alma aşamasına gelindiğini yeni öğrenmiş oldum ve bu çalışmayla ilgili bilgiler tam da bu köşeyi ilgilendiriyor çünkü mevcut klavye sistemleri ergonomik olmadığından el-bilek kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları riskini artırabiliyor.

“Mahmut Ekşioğlu, klavyede harf yerleşim düzeninin optimal olmaması durumunda kullanıcının yazım performansı açısından sorun yaşayabileceği gibi, aynı zamanda özellikle el ve bileklerde karpal tünel sendromu, tenosinovit vb. kas-iskelet sistemi hastalıkları riski ile karşı karşıya kalabileceğine dikkat çekti. Ekşioğlu devamla, ‘Bu hastalıklara maruz kalan kişiler hem çalışamaz duruma gelir ve hem de ızdırap çekerler. Bu da ülke ekonomisi ve yaşam kalitesi açısından önemlidir’ dedi.”

Bu söylenenler çok ama çok önemli. Yıllar boyunca bırakalım F klavyeyi, Q ile yazmak zorunda kalan onbinlerce ofis çalışanını, öğrenciyi veya normal bilgisayar kullanıcılarını düşünün. Onbinlerce hastalık riski, omuz, sırt, bilek, dirsek, kol  ağrısı…

Hep altını çizmeye çalışıyoruz. Bilim ve teknoloji, nadiren sağlık ve güvenlik temel alınarak geliştiriliyor kapitalizm koşullarında. Bilim insanları bir tarafa nedense bakmıyor, bakamıyor, baktırılmıyor. Birazcık başımızı çevirdiğimizde ise uçsuz bucaksız bir alanla karşı karşıya kalıyoruz, işçi sınıfının sağlık ve güvenliği için tasarım!

Ekşioğlu ve ekibi Türkçe için E-klavye buluyorlar ve hem sağlık hem performans açısından önemli avantajlar sağlayacağını söylüyorlar:
“E klavye, tipik bir Türkçe metni, F ve Q klavyeden önemli derecede daha az tendon hareketi ile yazmayı sağladı. Tendon hareket miktarı fazlalığının el-bilek kas iskelet hastalıkları için bir risk teşkil ettiği bilinmektedir.  E klavye, optimizasyon sonuçları ve bütün doğrulama testlerinde (Dvorak klavye tasarım ilkelerine göre karşılaştırma, tendon hareket deneyi ve yazım hızı deneyinde) F ve Q klavyeden daha başarılı bulundu.” [3]

Bilim insanlarının birazcık başka tarafa baktıklarında, insanlığın sağlığı için ne kadar da basit görünen şeyleri keşfettiklerine çok güzel bir örnek sunuyor belki de Ekşioğlu ve arkadaşlarının çalışması. Umarım ulusal ölçekte bu ciddiye alınır.

Üzerinde ayrıca konuşmak, tartışmak üzere diyorum ve burada kesmek istiyorum. Yaklaşık 21 yıldır tezlerimi, ödevlerimi, yazılarımı, notlarımı hızlı bir şekilde almamı sağlayan, yazma işini benim için sorun olmaktan kurtaran sayın İhsan Sıtkı Yener’e saygılarımı iletiyor, tüm okurlarımın bayramını kutluyorum…


[1] http://www.interstenoturk.org/f-klavyenin-mucidi-ihsan-yener/

[2] F Klavye İle Q Klavyenin  Ergonomik Açıdan Karşılaştırılması ve Erzurum Adliyesi Uygulaması Yrd. Doç. Dr. Dilşad GÜZEL – Kadir DELİGÖZ, TAAD, Yıl:6, Sayı:22 (Temmuz 2015)

[3]  http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/on-parmak-yazim-icin-ilk-bilimsel-turkce-klavye-e-klavye (ileri haber)

“Genel Savaş’ın sonucu olarak en ağır şartlarda Mondros Ateşkesini kabul ettirmesine rağmen, galip devletler ateşkes hükümlerini bozmaya başlayınca, Osmanlı Devleti ve halkı adına özgürlük ve bağımsızlığı korumak amacıyla İzmir’de kurulan gizli cemiyetin kararıyla ben ilk isyan bayrağını tam iki buçuk sene önce açmıştım.” Bu satırların sahibi Çerkes Ethem, memleketinden uzakta ve ona hasret ölenlerdendir. 1948 yılının eylülünde sürgünde bulunduğu (Ürdün-Amman’da) bu dünyadan ayrılırken geride bıraktığı kısa anılarında; 1920’li yılların Anadolusu’ndaki toplumsal mücadelenin taraflarından biri olarak yaşadıklarını anlatmıştır.

Çerkes Ethem 1886 yılında Bandırma’da (Emreköy) doğmuştur. Soyları Kafkasya’dan Anadolu’ya sürgün edilmiş ve Bandırma civarına yerleşmiş, Çerkes bir ailenin beşinci erkek çocuğudur. Babası Ali Bey yörenin zenginlerindendir. Çerkes Ethem’in İlyas ve Nuri ismindeki iki ağabeyi Rumlarla girilen çatışmada ölmüşlerdir. Diğer iki ağabeyi Reşit ve Tevfik, babaları Ali Bey tarafından İstanbul’a Harbiye’ye gönderilmiştir. Çerkes Ethem’in asker olma isteği babası tarafından engellenince, evinden kaçarak Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebi’ne girmiştir. Buradan Başçavuş olarak terhis olmuş ve Balkan Savaşında Bulgar cephesinde yaralanmış, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında büyük ağabeyi Reşit Bey aracılığıyla Teşkilat-ı Mahsusa’ya katılmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’da görevli olduğu dönemde Irak, İran ve Afganistan’da gizli görevlerle mücadele eden birlikler içinde olduğu ve Ruslar ile İngilizlere karşı çeşitli yörelerde faaliyetler yürüttüğü bilinmektedir.

En somut bilgi Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarından biri olan Irak seferinde yaralandığı ve yaralı olarak Bandırma’daki baba evine döndüğüdür. Umum Kuvay-ı Tedibiye Kumandanı Ethem Bey… Çerkes Ethem’in yaşamındaki bir başka rastlantı, Anadolu’daki Milli Mücadele’nin en önemli kumandanlarından ‘Hamidiye Kahramanı’ olarak bilinen ve yine bir Kafkasyalı (Abaza) olan Rauf Orbay’ın emri altında çalışmış olmasıdır. 1914’de İran ve Afganistan’a düzenlenen ve Afganistan’ın İngiliz etkisinden kurtarılmasını hedefleyen harekâtta Kirmanşah önlerine kadar gelen askeri (ve çete) kuvvetlerini, ‘Umum İran Cephesi Kumandanı’ Rauf Orbay yönetmekteydi. Rauf Orbay, birliğine gönüllü katılan ve İran’daki Kürt aşiretleriyle olan çarpışmalarda yararlılığı görülen Teşkilat-ı Mahsusa militanlarının arasında, hizmetini övdüğü Çerkes Ethem de bulunuyordu.

Orbay, Çerkes Ethem için, “oradaki vazife sona erince kendilerini, esasen bağlı bulundukları–Başkumandanlık emrindeki– Teşkilat-ı Mahsusa’ya iltihak etmek üzere İstanbul’a göndermiştim” demektedir. Ethem Bey, Mondros Mütarekesi sonrasında ve Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgali arifesinde, bölgeyi dolaşan Rauf Orbay’ın yönlendirmesiyle, Teşkilat-ı Mahsusa ilişkilerini canlandırmış ve Çerkeslere dayanan bir direniş örgütünün lideri olmuştur. O dönem Anadolu’da; Erzurum’daki 15. Kolordu (kumandanı Kazım Karabekir Paşa) ve Ankara’daki 20. Kolordu (kumandanı Ali Fuat Paşa) dışında önemli bir askeri güç bulunmuyordu. Ethem’in Çerkes ağırlıklı milislerden meydana getirdiği ve o dönemde Batı Anadolu’da en önemli askeri güç haline gelen Kuvay-ı Seyyare birlikleri Yunan ilerlemesinin önünde bir dönem başlıca engel olduğu gibi, asıl işlevini Anadolu’da padişah yanlısı ayaklanmaların bastırılması noktasında göstermiştir.

çer

Çerkes Ethem’i burada önemli ve etkili bir Kuvay-ı Milliye Kumandanı haline getiren etken, Teşkilat-ı Mahsusa içinde kazandığı güç ve mevkidir. Ethem’in kumandanı olduğu Kuvay-ı Seyyare birlikleri, Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat Paşa’nın emrinde çalışmış ve düzenli askeri birlikler kurulana kadar Kütahya, Demirci, Simav, Gediz hattında Yunan kuvvetlerinin ilerlemesine engel olmuştur. Çerkes Ethem, Gediz savaşı hakkında; ‘200 şehit 500 yaralı vermiştik. Yunanlılardan geri alınan arazi yalnız Gediz ve etrafı olarak kalmayarak, sonraları Simav ve Demirci şehirleri de dâhil olduğu halde askerlik noktasından önemli ve geniş bir mıntıka tekrar elimize geçmişti’ demektedir. Diğer yandan Kuvay-ı Seyyare; -imparatorluğun dağılma, yeni rejimin kurulma aylarında ve ittifakların bıçaksırtı dengelerle sürdüğü günlerde- eski düzeni korumak isteyen ve bu amaçla Anadolu’nun farklı köşelerinde başlayan Padişah yanlısı örgütlenme/isyanları dağıtmasıyla, bir başka yaşamsal rol daha oynamıştır.

Ethem’in Milli Mücadeleyi tehdit eden ve İstanbul hükümetlerinin teşvikiyle çıkarılan Bolu, Düzce, Adapazarı ayaklanmaları ve (o da bir Çerkes olan) Ahmet Anzavur’un başlattığı ayaklanmayı bastırması henüz Anadolu’da yeteri kadar örgütlenememiş ulusal güçlere hayatta kalma şansı vermiştir. Ethem’in Anzavur ayaklanmasını şiddetle bastırmasından sonra içlerinde yerel Çerkes önderlerinden Sefer Bey, Koç Bey, Abdülgani Bey ve Kurmay Binbaşı Hayri Bey gibi birçoğunu astırması, (Halide Edip gibi aydınlardan zalimlik eleştirilerine uğramışsa da) çeteciliğin doğruluğu sınanmış kurallarından olsa gerekir ki, Mustafa Kemal Paşa’da Ethem Bey’e katılmıştır.

Çerkes Ethem’in, Yeşil Ordu Cemiyeti’ne Katılması…

Çerkes Ethem’in sol siyasetle ilişkisi; Ankara’daki Yeşil Ordu Cemiyeti’nin milletvekili olan yöneticileri, Eskişehir’de sonradan (Hafi) Komünist Partiyi kuracak olan Şerif Manatov gibi III. Enternasyonalci komünistler ile Eskişehir’de ‘Seyyare Yeni Dünya’ gazetesini çıkaracak olan gazeteci Arif Oruç ve çevresiyle tanışmasından sonra başlamıştır. Dönemin önemli sorunlarından biri, milis teşkilatlarının oluşturulmasında ya da ordunun kurulmasında gerekli olan paranın sağlanmasıdır. Anadolu’da para yalnız eşraf, ağa, tüccar gibi o dönemin egemenlerinin elindedir. Bunların bir kısmı bu milis teşkilatlarını kendileri için beslerken, Çerkes Ethem örneğinde olduğu gibi Milli Mücadelenin finansmanının Anadolu’nun zengin sınıfları tarafından karşılanmasını düşünenler de vardır. Bu durum, Milli Mücadeleyi “ kendi düzenleri ve kendi kurtuluşları” olarak gören zengin Anadolu eşrafı ve müttefiklerinin sesini yükseltmesine sebep olmuş, Kuvay-ı Seyyare hareketini, komünizan cephe içinde görmeye başlamışlardır.

Anılarından izleyebildiğimiz kadarıyla Çerkes Ethem’in sosyalizme ve Rusya’daki Bolşevik devrime bakışı olumludur. Kafkasya’daki Türklerin ve daha doğudaki Müslüman halkların Bolşeviklerle olan ittifakı ve Türklerin toplumsal uyanışı Çerkes Ethem’i hem duygulandırmış hem de komünizme olan bakışını olumluya çevirmiştir. Ancak Çerkes Ethem Kafkas halklarının kurdukları “Bağımsız ve Batı” yandaşı küçük cumhuriyetlerin, -bir süre sonra- Bolşevikler tarafından yıkılması konusunda Bolşeviklerin kendisi için güvenilirliğini yaraladığını belirtmektedir.

1920 yılı Mayıs ortalarında Yozgat’ta çıkan İstanbul Hükümeti yanlısı bir başka ayaklanma hızla genişlemiş ve Ankara’daki milli hükümeti tehdit etmeye başlamıştır. Mevcut askeri kuvvetlerle önü alınamayan Yozgat isyanını bastırması için Ethem ve Kuvay-ı Seyyare birliklerine başvurulmuştur. Çerkes Ethem’in Yozgat’taki isyanı bastırması için hükümet tarafından Ankara’ya davet edilmesi, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ve milletvekilleri tarafından olağanüstü bir ilgiyle karşılanması, haziran ortasına doğru Yozgat isyanını bastırıp yeniden Ankara’ya dönüşü, orada askeri kumandanlar, milletvekilleri ve Yeşil Ordu ileri gelenleriyle yaptığı temasların; hem kendisi açısından, hem de hükümet ve Mustafa Kemal Paşa açısından bir dönüm noktası olduğu kesindir.

Bu haftalarda Mustafa Kemal Paşa, padişah yanlısı isyanları bastıran ve şöhreti hızla artan bir milis gücü kumandanı olarak gördüğü Çerkes Ethem’i sol siyasi çevrelerin içinde birdenbire gücünü çok aşan bir tehdit olarak algılamış olmalıdır. Çerkes Ethem, Yozgat ayaklanması nedeniyle Ankara’ya gelişinde ve ayaklanmanın bastırılıp Eskişehir’e dönmeden önce yine Ankara’da kaldığı günlerini, Aydın Cephesinden tanıdığı ve hem Yeşil Ordu Cemiyeti Merkez-i Umumi üyesi hem de Diyarbakır Milletvekili (Binbaşı) Hacı Şükrü Bey’le (Ankara-Ulus’ta bulunan) Taşhan konağında geçirmiştir. Bu dönem, Çerkes Ethem’in Yeşil Ordu Cemiyeti’ne katıldığı günlerdir.

Ethem Bey ve –Resmi–Türkiye Komünist Fırkası…

1920 yılı sonuna doğru, Ankara’da Hükümetin birincil gündemi, bütün bir yıl boyunca farklı kanallarda canlı bir tartışma ve gelişme ivmesi gösteren sol ve komünist hareketi denetimi altına alma düşüncesidir. Yılın ikinci yarısında bu süreci etkileyen gelişmeler şöyledir:

Temmuz ayında Hükümet’in Yeşil Ordu’yu kapatma girişimi başarısız olmuş, yine bu dönemde Çerkes Ethem ve çevresi Yeşil Ordu’ya katılmıştır. Meclis içindeki “Halk Zümresi” grubu emekçi ve köylü kitleleri gözeten radikal programlar yayımlamış, Halkçı vekiller yeni kurulmakta olan devletin temel metinlerinin bu programlarla uyumlu olmasını istemişlerdir. Ankara’da Yeşil Ordu içinden bir grup, Hafi TKP ile Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın kurulması için çalışma yapmaktadırlar. Bakü’de ise Mustafa Suphi ve arkadaşları 10 Eylül’de Türkiye Komünist Fırkası’nın 1. Kongresini yapmış ve Anadolu’ya dönme hazırlıkları içindedirler. Ankara’da hükümet ise, yönetiminde paşaların ve Kemalist bürokratların olduğu -Resmi- Türkiye Komünist Fırkası’nın 18 Ekim 1920’de kurulduğunu açıklamıştır. O günlerde Ziynetullah Nevşirvanov’un hazırladığı bir rapora göre, (Resmi) TKF kurulurken, Dâhiliye Vekili Dr. Adnan (Adıvar) tarafından yayınlanan 16 Ekim 1920 tarih ve 1640 sayılı genelge ile – Resmi- TKF’ye üye olmayan ve oradan mühürlü üyelik kartı almayan kimselerin komünizm ve komünizmle ilgili herhangi bir faaliyette bulunmaları yasaklanmıştır. Bu karar, -Resmi- TKF dışında faaliyet göstermekte olan tüm sol hareketin yeraltına itilmesinin başlangıcı olacaktır.

çerk

Çerkes Ethem anılarında, -o günlerde-Mustafa Kemal Paşa’dan tarihsiz bir mektup aldığını, mektupta Paşa’nın; ‘Seyyare Yeni Dünya’ gazetesinin Eskişehir’den Ankara’ya naklini istediğini ve Ankara’da (III. Enternasyonal’e bağlı) bir Komünist Parti kurduklarını, partinin merkez heyeti içinde, Mustafa Kemal’in kendisinin, Refet Bey ve Çerkes Ethem’in de olduğunu yazmaktadır. Mustafa Kemal Paşa bu mektubuna ‘Muhterem Ethem Beyefendi’ diye başlıyor, sonunu da ‘Muhterem Yoldaş’ diye bitiriyordu. Çerkes Ethem, Mustafa Kemal’in mektubunda sözünü ettiği ‘cemiyet’ hakkındaki düşüncesini, gönderecekleri programı okuduktan sonra bildireceğini Hacı Şükrü Bey’e söylediğini ve Mustafa Kemal Paşa’nın isteği üzerine Yeni Dünya matbaasının Eskişehir’den Ankara’ya taşınması için de Arif Oruç’u görevlendirdiğini ilave etmiştir. Hükümetin bir tuzak parti olarak kurduğu –Resmi– Türkiye Komünist Fırkası’na Çerkes Ethem bir dayatma ile ve gıyabında yönetici yapılmıştır.

Seyyare Yeni Dünya; “İslam Bolşevik Gazetesi”…

Seyyare Yeni Dünya gazetesinin tam olarak hangi tarihte yayımlanmaya başladığı kesin olarak saptanamamakla beraber, onun 1920 yılı Ağustos ayından itibaren Eskişehir’de basılmakta olduğu bilinmektedir. Bu dönem Çerkes Ethem’in Yozgat isyanını bastırdığı ve Ankara’da Yeşil Ordu’ya katıldığı günlerin hemen ertesine rastlamaktadır. Çerkes Ethem, çıkarılacak gazetenin görevlerini sayarken; “Vatandaşları Büyük Millet Meclisi etrafında toplamaya çalışmak, milli birliği sağlamak ve bir tanesi özellikle anılmaya değer ki, ‘devrimci hükümete adalet ve özgürlük esasları dâhilinde hareket etmesi gerektiğini ihtar etmek” olduğunu belirtmektedir. Seyyare Yeni Dünya’nın ilk sayılarına ulaşılamadığı için gazetenin içeriği tahmin edilmektedir. Ancak gazete ile bağı olan insanların aynı zamanda Yeşil Ordu faaliyetleri içinde olmalarından, -Seyyare Yeni Dünya’nın- Yeşil Ordu’nun düşünceleri etrafında yayın yaptığı söylenebilir. Cumartesi hariç günlük yayımlanan gazetenin “sahip-i imtiyaz”ı Arif Oruç’tur ve Arif Oruç’un verdiği bilgiye göre üç bin basılmaktadır. Gazetenin adının ‘Seyyare Yeni Dünya’ olarak belirlenmesinde; Bakü’deki Mustafa Suphi’nin “Yeni Dünya’sına” atıfta bulunulması ve Ethem’in şahsında ‘Kuvay-ı Seyyare’nin komünist harekete bağlanmak istenmesi dikkat çekicidir. Gazetenin kimliğini yansıtması bakımından iki slogandan söz etmek gerekir.

seyy

Azerbaycan’da “proletarya” yerine kullanılan “fukara-i kasibe”ye, burada da yer verilmiştir. “Dünyanın Fukara-i Kasibesi Birleşiniz!” ve ‘İslam Bolşevik Gazetesi’ ibareleri gazetenin adının hemen altında yer almıştır. Bu durum ‘Seyyare Yeni Dünya’nın bu ilk döneminde yalnızca gazeteci Arif Oruç’un inisiyatifinde değil, aynı zamanda Eskişehir’de çalışan Şerif Manatov ve Hafi –gizli- Türkiye Komünist Partisi’nin etkisinde de olduğunu göstermektedir. Seyyare Yeni Dünya Eskişehir’de basıldığı dönemde “halkçı-sosyalist” bir eksende yazılar yayımlamış ve Ankara’da devletin resmi sözcüsü durumundaki Yunus Nadi’nin Yeni Gün ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesiyle şiddetli komünizm polemikleri yapmıştır. Gazete Ankara’ya taşındıktan sonra ise yönetimine hükümetçe adeta el koyulmuş, “Mesul Müdürü ve
Başmuharriri” –aynı zamanda Resmi TKF’nın Genel Sekreteri olan– Hakkı Behiç olmuştur. 1920 yılı ortalarında yayına başlayan Seyyare Yeni Dünya gazetesinin yayın serüveni, “halkçı-komünist” bir eksenden “milli-devletçi komünist” bir eksene kaymış, bu değişim dahi hükümeti ikna edememiş ki, 2 Ocak 1921’de matbaası –hükümetçe- tahrip edilerek gazete kapatılmıştır. Abidin Nesimi anılarında; Eskişehir’deki Yeşil Ordu matbaası içinde Mustafa Kemal Paşa’nın iki ajanından söz etmektedir. Bunlar, meslekten polis ve geçmişteki eylemlerinden dolayı aranan, Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olan ve teşkilatın sağladığı sahte bir kimlikle dört yıl Haymana Belediye Başkanlığı yapan Çolak Hayri ile Makinist Ahmet’tir. Makinist Ahmet gizli yayınları matbaada basan ustaydı ve her ikisi de Eskişehir’de Seyyare Yeni Dünya matbaasında görevli bulunuyorlardı. İkisi de ayrı ayrı kanallarla matbaada basılan bildirilerin ve gazetelerin bir nüshasını gizlice Ankara’ya gönderiyorlardı. Çolak Hayri’nin bu görevi karşılığında Kurtuluş Savaşı süresince polisçe koruma altına alındığını, savaştan sonra da polislikle ilişkisi kesilerek bir memuriyete atandığını, Makinist Ahmet’in ise mebuslukla ödüllendirildiğini anlatmaktadır.

Sona Doğru …

1920 yılının sonu ile 1921’in hemen başında meydana gelen ve yukarıda kısmen sözünü ettiğimiz olaylarla Büyük Millet Meclisi’nde sol ile ilgili tartışmalarda da genel bir saflaşma ve ayrışma tamamlanmıştır. Kemalistler ve onların Meclis’teki milletvekili ve askerlerden oluşan (eski İttihatçılar ile feodal ve burjuva sınıfına mensup) temsilcileri, kendilerinin dışında bulunan “sol” hareketin bütün renkleriyle ezilmesinin zamanı geldiğine inanmaktaydılar. Mustafa Suphi hareketi ile Ankara’daki komünist hareketin birleşmesi; bu birleşmenin meydana getireceği çekim gücüne yeni katılımların olması ve sol hareketin örgütlü bir yapı haline gelmesi ihtimaline dahi Kemalistlerin tahammülü yoktu.

Hükümetin kararıyla, Kuvay-ı Seyyare’nin dağıtılması harekâtı 27 Aralık 1920’de Batı Cephesi Kumandanı İsmet Bey (İnönü) tarafından başlatılmıştır. Hükümet; elinde silahlı bir gücü tuttuğu için tehlikeli bulduğu, İttihatçı geçmişini saklamayan ve Yeşil Ordu kanalıyla “sol” çevrelerle ilişkisi bulunan Çerkes Ethem’i; önce –Resmi– TKF kanalıyla içine alarak siyasi olarak kuşatmak, sonra askeri hiyerarşi içinde kalmaya zorlayarak etkisizleştirmek ve komünistlerle kuracağı/kurabileceği yeni bağların önünü tıkamak hedefini güdüyordu. Çerkes Ethem’e karşı başlatılan askeri operasyon genel olarak sol’un imhası operasyonunun bir parçası olmuştur. Bakü’den Ankara’ya gelmekte olan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmeleri, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası tutuklamaları aynı haftalardadır.
Batı Cephesi’nde Kuvay-ı Seyyare’nin üzerine asker giderken, Meclis’te o güne kadar Ethem’i koruyup kollayan (İttihatçı) yoldaşları, -Ethem’i- yok etme harekâtı başlayınca Kemalistlere katılmayı tercih ettiler, sol hareketin tasfiyesi kapsamında sayılan Ethem’in ve Kuvay-ı Seyyare’nin ortadan kaldırılmasına (Ethem’i feda ederek) ses çıkarmadılar. Milli Mücadele’ye en kritik dönemde ve en karanlık günlerde büyük hizmetleri olan Kuvay-ı Seyyare birlikleri, düzenli ordu birliklerinin yürüyüşü karşısında bir direniş göstermeme kararı alan Çerkes Ethem tarafından serbest bırakılmıştır.
Dönemin tanıklarından Miralay Mehmet Arif, ‘Kuvay-ı Seyyare, çarpışmayı kabul etmeyerek sürekli olarak geri çekiliyordu’ diye yazmaktadır. Çerkes Ethem ise yalnız, hasta ve yenilmiş olarak, Anadolu içlerine doğru yürüyüşlerini birçok kere durdurduğu Yunan birliklerine Susurluk yakınlarındaki bir köyde teslim olarak bir dönemin sonunu ilan etmiştir. Çerkes Ethem vatan hainliği suçlamasıyla 1924’te “yüzellilikler listesi”ne konulmuş ve vatandaşlıktan çıkarılmıştır. 1938’de bu yasak kaldırılmışsa da Ethem, “Affedilmeyi suçlular kabul eder. Bu durumda dönmektense iftiraya uğramış bir mağdur olarak ölmeyi tercih ederim” diyerek Amman’da kalmış ve 21 Eylül1948’de hayatını kaybetmiştir.

Çerkes Ethem üzerine çok yazı yazılmıştır. Hainlik suçlaması ise bütün bir hayatı söz konusu olduğunda üzerine atılan en kestirme değerlendirmedir. Sonuç olarak zengin ve varlıklı bir Çerkes ailesinin ferdi olarak başlayan hayatı; askerlikle beraber Anadolu’nun batısında milliyetçi çatışmalarda taraf olarak devam etmiş, İttihatçıların özel örgütü “Teşkilat-ı Mahsusa”da süren yükselişi, 1919-20’li yıllarda değişen konjonktür ile farklılaşmıştır. Dönemin koşullarında –İttihatçılıkla bağı kopmamakla beraber- doğudan yükselen Bolşevizm ile Anadolu’da farklı bir rüzgâr estiren halkçı-komünist örgütlenmelere Ethem kayıtsız kalmayarak, yoksul sınıfların özgürlük-adalet arayışı çabalarına yaklaşmıştır. Bu komünizan yapı, “yeni bir burjuva cumhuriyet”in arifesinde olan Türkiye’de lanetlenmek için yeterli nedendir. Buna “milis teşkilatı”nın paşalar düzenine uymayan / sığmayan yapısı eklenince, Çerkes Ethem; kaybetmesi gerektiği için kaybetmiştir.
O yıllara ait tek yapraklı bir el ilânında Çerkes Ethem için yazılmış bir marşın sözleri yer almaktadır.

Makaleyi onunla tamamlayalım:

“Milli kahramanımız Ethem Yoldaşın marşıdır ki üstadâne bir zevkle bestelenmiştir.
Güneş, ay gibi ülkeyi parlattı
Kahraman Ethem, cihadın senin!
Garbı, cihanı yerinden oynattı
Kahraman Ethem, nejadın senin!
Felek milleti yasa salmıştı
Gökleri kara bulut sarmıştı
Çocuk, ihtiyar imdat dilerdi
Düşman zulmünden feryat ederdi
Erler içinde arslanca durdun
Eğildi sana bayırlar, dağlar!
Alçak düşmanı her yandan bozdun
Kopardın ve kırdın eğildi bağlar
Yurdun Kafkastır, uludur oymağın
Kalplerde böyle yadların vardır!
Gönlün yücedir, dünyadır oynağın
Âlemde böyle adların vardır”

Kaynaklar:

Anılarım, Çerkes Ethem, Berfin Yayınları, İstanbul 2005
Ali E. Güran (Der.), Kuvvay-i Seyyare’den Kuvvay-i Milliye’ye Yeni Dünya, Katkı Yayınları, İstanbul, 1976
Kerim Sadi (A. Cerrahoğlu), Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994
Emrah Cilasun, Bâki İlk Selam – Çerkes Ethem, Agora Kitaplığı, İstanbul 2007
Rauf Orbay, Siyasi Hatıralar, Örgün Yayınları, İstanbul 2003
Erden Akbulut-Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, İletişim Yayınları, İstanbul 2016
F. Kandemir, Atatürk’ün Kurdurduğu Komünist Parti ve Sonrası, Yakın Tarihimiz Yayınları, İstanbul 1966
George Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1979
Miralay Mehmet Arif Bey, ‘Ayıcı Arif’in Anıları’ Anadolu İnkılâbı, Arba Yayınları, İstanbul 1992
Abidin Nesimi, Yılların içinden, Gözlem Yayınları, İstanbul 1977
Hamit Erdem, 1920 Yılı ve Sol muhalefet, Sel Yayıncılık, İstanbul 2010
Hamit Erdem, Cumhuriyetin Kapattığı İlk Siyasi Parti: -Resmi- Türkiye Komünist Fırkası – Hamit Erdem by toplumsol – 9 Mart 2014