Emek Tarihinden

Hükümet tarafından hazırlanan “İş Mahkemeleri Kanun Tasarısı” 25 Mayıs 2017 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na gönderildi. Şu anda alt komisyonda görüşülmekte olan tasarıda büyük oranda işçiler aleyhine düzenlemeler yer alıyor.

Evrensel’den Engin Kaya’nın haberine göre tasarı İş Mahkemeleri Kanunu, İş Kanunu, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile Arabuluculuk Kanunu gibi bireysel ve kolektif iş hukukunda düzenleme yapan yasalarda değişiklik içeriyor. Tasarı bu haliyle yasalaşırsa ölümü gösterip sıtmaya razı edilecek olan işçiler, ciddi hak kayıplarına uğrayacak. İş Kanunu’nun ve iş hukuku mevzuatının emredici kuralları hiçe sayılacak; güçlüden, patronlardan yana bir hukukun tamamen önü açılacak. Aynı zamanda hak kavramı adım adım ortadan kaldırılacak, biat kültürü yerleştirilmeye çalışılıp, işçi sınıfı bireysel hakları bakımından da patronların insafına terk edilecek.

Peki, işçiler için “mahkeme kapılarında sürünmektense hızlı ve ucuz bir şekilde alacağına kavuşmanın bir yolu” olarak gösterilen arabuluculuğu zorunlu hale getiren tasarı yasalaştığında neler değişecektir? Bu soruların cevabını vermeye çalışalım.

1- ARABULUCUYA BAŞVURMAK ZORUNLU OLACAK MI?

Tasarıda, taslakta olduğu gibi zorunlu arabuluculuk kavramı kullanılmamış. Muhtemelen arabuluculuk ile zorunluluk kelimelerinin yan yana gelmesi hiçbir şekilde açıklanamayacağından bu yola gidilmiş. Çünkü Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’na, yönetmeliğe, alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerini savunan görüşlere göre arabuluculuk tarafların serbest iradeleriyle ve gönüllülük temelinde başvurabilecekleri bir yöntemdir. Bu nedenle olacak ki “dava şartı” kavramı tercih edilmiş durumda. Peki dava şartı ne demek? İşçilerin ödenmeyen hakları için mahkeme yoluna başvurmadan önce tamamlanması, yapılmış olması gereken bir işlem, bir olgu demek. Tasarının 3. maddesinde, işçilerin kanundan veya sözleşmeden kaynaklanan alacak ve tazminat ile işe iade talebiyle açacağı davalardan önce arabulucuya başvurması dava şartı haline getirilmiş durumda. Aksi takdirde işçilerin açılan davaları reddedilecek. Eğer bu sırada hak düşürücü süreler ve zamanaşımı tamamlanmış ise arabulucuya başvurup tekrar dava açma şansı da kalmayacak. Yani arabulucuya başvurmak tam anlamıyla zorunlu olacak.

2- ARABULUCU AŞAMASI NE KADAR SÜREBİLİR VE ARABULUCUDA ANLAŞMAK ZORUNLU MU?

Uyuşmazlığın arabulucuda çözümlenememesi halinde, işçi, işe iade davaları için 15 gün içinde; diğer alacak ve tazminatlar için zamanaşımı süresi dolmadan dava açabilecek. Bu durumda arabulucuda geçen süre, işçi için bir mağduriyet süresi olacak. Her ne kadar arabulucular için 3 haftada sonuçlandırma ve bu süreyi en fazla 1 hafta uzatma şartı getirilmişse de işe iade davaları için getirilen 2 ayda sonuçlanma şartına uyulmadığını hatırlamakta yarar var. Ayrıca tasarının 3’üncü maddesinin 9’uncu bendinde düzenlenen arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz vb yöntemlerle 3 haftalık sürenin kat be kat aşılması mümkün. Yine arabulucunun taraflara tebligat yapmak için harcayacağı süre de dikkate alındığında, arabulucuda anlaşılamadığında kaybedilecek süre ayları, belki de bazı durumlarda yılları bulabilecek.

3- ARABULUCUYA İÇİN NEREYE BAŞVURULACAK VE GÖREVLENDİRME NASIL YAPILACAK?

Tasarıya göre, işçi başvuruyu işverenin adresinin, taşeron/alt işveren bulunması nedeniyle işverenin birden fazla olması halinde ise bunlardan birinin yerleşim yerinin veya fiilen çalıştığı işyeri adresindeki davaya bakmaya yetkili adliyede kurulmuş olan arabuluculuk bürosuna; arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen sulh hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne yapacak. Arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden büro tarafından belirlenecek. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları halinde bu arabulucu görevlendirilecek. Başvuran taraf, kendisine ve elinde bulunması halinde karşı tarafa ait her türlü iletişim bilgisini arabuluculuk bürosuna verecek. Büro, tarafların resmi kayıtlarda yer alan iletişim bilgilerini araştırmaya da yetkilidir. Taraflara ait iletişim bilgileri, görevlendirilen arabulucuya büro tarafından verilecek.

4- ARABULUCUDA HANGİ ŞARTLARDA ANLAŞMA YAPILABİLİR? İŞÇİLERİN TÜM HAKLARINI ALMASI MÜMKÜN MÜ?

İşçilerin işten çıkartıldığında veya haklı bir nedenle işten ayrıldığında ne tür haklara sahip olduğu yasalarla net bir şekilde tanımlanmıştır. Hatırlamak gerekirse; alacak ve tazminat olarak kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, eğer kullanmadığı yıllık izni bulunuyorsa izin ücreti, eğer ödenmemişse ücreti, fazla mesai ücreti, genel tatil ücreti, hafta tatili ücreti, ikramiyesi, sosyal hakları vb’dir. Ayrıca işçinin ayrımcılık tazminatı, fesih sendikal nedene dayanıyorsa sendikal tazminat hakkı ve işe iade davası açması ve kazanması halinde 4 aya kadar boşta geçen süre ücreti ile işe başlatılmamı halinde 4-8 ay arası iş güvencesi tazminatı hakkı bulunuyor.

İşçiler, saydığımız haklarının eksiksiz olarak ödenmesi halinde ne dava açar ne de arabulucuya başvurur.

Yasalarla tanınmış hakları ödenmeyen veya eksik ödenen işçi tasarı yasalaşırsa arabulucuya başvuracak. Hal böyle olunca patronun, işçinin çıkartırken ödemediği tüm haklarını ödemeyi arabulucu aşamasında kabul etmesi mümkün değil. Patron ancak işçinin hakkı olandan çok daha azına razı olması halinde arabulucu aşamasında anlaşacak, aksi takdirde dava sonucunu bekleyecektir. Kaldı ki, henüz zorunlu arabuluculuk yasalaşmadığı halde, pratikte arabulucuların işyerlerine giderek (bu durumun kendisi bile tarafsızlık ilkesine aykırıdır) işçileri hak ettiklerinin çok altına razı ederek, ibraname niteliğinde anlaşma tutanağı düzenledikleri bilinmektedir. (Bu husustaki örneklerden birisi Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 08.12.2016 tarihli, 2016/25300 E., 2016/21744 K. Sayılı kararına konu olmuş bir uyuşmazlıktır.)

5- İŞÇİ ARABULUCU AŞAMASINDA ANLAŞIRSSA, AYNI HAKLARI İÇİN TEKRAR DAVA AÇABİLİR Mİ?

Arabuluculuk Kanunu’nda yapılan değişiklikle,“arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması halinde, üzerinde anlaşılan hususlar hakkında taraflarca dava açılamaz” ibaresi getirilmiştir. Buna göre anlaşma tutanağında anlaşılan uyuşmazlığa konu alacak olarak adı anılan hiçbir alacak için, işçiler bir daha dava açma hakkına sahip olamayacak. Arabulucunun kararı sadece teknik olarak icra kabiliyeti olup olmadığı yönünden denetlenebilecek ve sulh hukuk mahkemesi tarafından icra edilebilirlik şerhi verilecek ve sadece bu yönüyle istinaf veya temyiz edilebilecek.

6- ZAMANAŞIMI SÜRELERİ KISALTILIYOR MU, NEDEN?

Zamanaşımı, bir alacağın var olsa bile talep edilmesini önleyen bir defidir. Yani borçlu işveren, “alacak zamanaşımına uğramıştır” dediğinde, eğer yasalarla belirlenmiş zamanaşımı süresi dolmuşsa, işçi hak ettiği tazminatı, ücreti veya diğer alacaklarını hukuken tahsil edemez. Tasarı ile zamanaşımı süreleri işçiler aleyhine kısaltılıyor. İş Kanunu’na eklenen Ek-3’üncü madde ile yıllık izin ücreti, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı, iş sözleşmesinin eşit davranma ilkesine uyulmaksızın feshinden kaynaklanan tazminatta zamanaşımı süresi 5 yıla düşürülüyor. Şu anda Borçlar Kanunu’na göre bu alacaklar için zamanaşımı süresi 10 yıl. Tasarının bu haliyle yasalaşması halinde, tüm ücret alacakları ve tazminatlarda yani tüm işçilik alacaklarında zamanaşımı süresi 5 yıl olacak. Bu düzenlemenin gerekçesi ise hükümetin niyetini ve kimi düşündüğünü ortaya koyuyor. Tasarının genel gerekçesinde, “iş sözleşmesi bugün feshedilen bir işçi için on yıl boyunca dava tehdidi altında kalan işverenin, yatırım ve gelecek planlaması yapması mümkün olamayabilecek, yapılan planlar da uygulanamaz hale gelebilecektir” denilmek suretiyle işçi haklarının kısıtlandığı ve patronların kollandığı itiraf ediliyor.

7- TEMYİZ HAKKININ DARALTILMASI NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Tasarı, sadece zorunlu arabuluculuk bakımından değil, birçok dava türünde temyiz hakkını ortadan kaldırarak da işçilerin Anayasal hak arama özgürlüğünü daraltıyor. Tasarıya göre;
– İşe iade davaları,
– İşe iade talepli sendikal tazminat davaları,
– 6356 sayılı yasanın 24. maddesinde düzenlenen temsilcinin iş güvencesine ilişkin davalar,
– 6356 sayılı yasanın 34. maddesi uyarınca açılan işletme niteliğinin tespitine ilişkin davalar,
– Toplu İş Sözleşmesi’nin uygulanmasından kaynaklı uyuşmazlıklar,
– Kanun dışı grevin tespiti davaları.
– Dava değeri 41 bin 530 liranın altındaki her türlü alacak ve tazminat davaları (Bu rakam her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanacaktır) istinaf olarak da bilinen bölge adliye mahkemelerine yapılan itirazın ardından kesinleşecek ve Yargıtay’a götürülemeyecektir.

Bölge adliye mahkemeleri her ne kadar bir başkan 2 üye ile heyet halinde toplanıp karar verecek olsa da bu mahkemeler yerel mahkemelerin benzeri bir yargılama süreci görecek olup Yargıtay gibi içtihat ortaya koymayacak. Bu durumda yerel mahkemedeki yargılamanın tekrarından ve temyiz yolunun kapatılmasından başkaca bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. İstinaf mahkemesi iddia edilenin aksine davanın esasına bakacağından davaların daha da uzamasına neden olacak, içtihat birliği kaybolacaktır.

8- İŞE İADE DAVASINDA ALACAK HESABI YAPILMASI İŞÇİNİN ÇIKARINA MIDIR?

Tasarının 11. maddesine göre iş sözleşmesinin feshinde işçinin çalıştırılmadığı (boşta geçen) süre alacağı ve işe başlatmama tazminatı miktar olarak belirlenecek. Artık her iki alacağın hesabı, dava tarihindeki ücret üzerinden yapılacak. Yine işe başlatılmayan işçiye, yasal şartların oluşması durumunda ödenecek kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin ücreti gibi feshe bağlı hakların, geçersiz sayılan fesih tarihi esas alınarak belirlenmesi öngörülmekte. Böylece işçinin, işveren tarafından işe başlatılmadığı tarihin, iş sözleşmesinin sona erdiği tarih olarak kabulü şeklindeki mevcut uygulamadan vazgeçilmektedir. Dolayısıyla dava süresince meydana gelmiş ücret artışları ve kıdem tavanındaki artışlardan işçi yararlanamayacak. Patronların işe iade davası sonrası ödeme yapmaması nedeniyle yeni bir dava açmak zorunda kalan işçiler, artık bir dava daha açmayacaktır. Bu yönü olumlu gibi görünse de bu uygulama işçiler için maddi kayıp anlamına geliyor. İşçiyi maddi kayba uğratmaksızın çözüm geliştirmek mümkünken bu yola gidilmemesi hükümetin bir tercihi olup, bu düzenleme de işçilerin aleyhinedir.

9- İŞÇİLERİN ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI’NA ŞİKAYET HAKKI KALKIYOR MU?

Tasarının 13. maddesi ile İş Kanunu’nun 91. maddenin 2. fıkrası değiştiriliyor. Bu madde uyarınca devlet, çalışma hayatı ile ilgili mevzuatın uygulanmasını izler, denetler ve teftiş görevini müfettişler eli ile yapar. İşten çıkarılan işçilerin kanundan, iş ve toplu iş sözleşmesinden doğan bireysel alacaklarına ilişkin şikayetlerinin inceleneceği de bu maddenin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Tasarıdaki değişiklik ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na veya Türkiye İş Kurumu’na ancak iş sözleşmesi devam eden işçiler başvurabilecekler. Dolayısıyla işten çıkarılan işçilerin başvuruları dikkate alınmayacak. Yani Bakanlık, artık işçilerin en çok talepte bulundukları, işten çıkış hallerinde şikayet ve başvurularını incelemeyecek.

Yine 92. maddeye göre işçi şikayetlerini inceleyen memurların çağırması halinde işveren dahil, ilgililer gidip beyanda bulunmak ve istenen belgeleri vermek durumundadır. Tasarı ile bu düzenleme de kaldırılıyor.

10- ZORUNLU ARABULUCULUK ANAYASAYA AYKIRI MI?

Zorunlu arabuluculuk düzenlemesinin, iş davaları bakımından yargı erkinin hakimler dışında yürütme eli ile başka oluşumlara devri ve bu yönüyle bir nevi yargının özelleştirilmesi anlamı taşıdığını söylemek abartı olmaz. Zorunlu arabuluculuk düzenlemesi Anayasanın da birçok maddesine aykırıdır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
– “Yargı Yetkisi” başlıklı 9. madde,
– “Kanun Önünde Eşitlik” başlıklı 10. madde
– “Temel Hakların Niteliği” başlıklı 12. madde
– “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. madde
– “Kanuni Hakim Güvencesini” sağlayan Anayasanın 37. Maddesi.

İşverenler “vakit nakittir” sözünü çok sever. İşe beş dakika geç gelen veya beş dakika erken çıkan işçi, iş akışını bozmakla suçlanır.

İşverenin zamanı çok kıymetlidir. Her dakikası boşa geçirilmeden kullanılmalıdır. “Büyük abdestini işyerinde yapan işçi benden çalıyordur” diyen işveren gördüm. İşveren sahiplendiğinde bu denli kıymetli olan “zaman”, işçiden gittiğinde değersizleştirilir.

Kolayca “ne olur baş dakika geç çıksan” denilir. Geç çıkmayı kabul etmeyenler en azından bakışlarla kınanır. İş gününün bitimine dakikalar kala verilen, mutlaka yetiştirilmesi gereken acil işlerle işçinin zamanı arsızca tırtıklanır.

İşçinin her gün beş dakika, on dakika geç çıkması görülmez, ayda yılda bir geç kalması ya da erken çıkması hemen göze batar.

Aslında işçilerin de yasalara göre “zaman benim için de kıymetlidir” diyebilme hakkı vardır.

Gece 7,5 saatten fazla çalışan işçi haftalık çalışma süresi olan 45 saati aşmasa da fazla çalışma ücreti isteyebilir. İşçinin gece (Saat 20:00-06:00 dönemi) 7,5 saati aşan çalışmasının en az  yüzde 50 fazlasıyla işçiye ödenmesi gerekir.

Günlük çalışma süresi, fazla çalışmalar dahil 11 saati aşamaz. Haftalık 45 saati aşan çalışma olmasa da günde 11 saati aşan her dakika fazla çalışmaya girer. İşveren günde 11 saati aşan çalışmaları en az yüzde 50 zamlı ödemek zorundadır.

Üstelik fazla çalışmalar iki aylık süre içerisinde ortalaması 45 saate denk gelecek şekilde denkleştirmeye tabi tutulabilirken, günde 11 saati aşan çalışmalar denkleştirmeye tabi tutulamaz; fazla çalışma ücreti ödenmesi gerekir.

Bunları ben söylemiyorum. Mahkemelerde verilen kararların denetlendiği yüksek yargı merci olan Yargıtay söylüyor. Yargıtay’a göre;

a. “İş sözleşmelerinde fazla çalışma ücretinin aylık ücrete dahil olduğu yönünde kurallara sınırlı olarak değer verilmelidir. Dairemiz, 270 saatle sınırlı olarak söz konusu hükümlerin geçerli olduğunu kabul etmektedir.”

b. “Diğer taraftan, yıllık 270 saat fazla mesai ücretinin aylık ücrete nasıl dahil edileceği konusunda dikkat edilmesi gereken nokta, haftalık bazda hesaplama yapılması gerekliliğidir. Yıllık 270 saat; haftalık 5,20 saat fazla mesai süresine denk gelmektedir. O halde, davacının her hafta için kaç saat fazla mesai yaptığı hesaplanmalı, bu haftalık fazla mesai süresinden 5,20 saat düşülerek o hafta için kalan fazla mesai süresi hesaplanarak hüküm altına alınmalıdır.

Bu bağlamda, örneğin, 270 saatlik fazla mesai süresinin “takvim yılı” itibari ile değerlendirilerek işçinin haftalık fazla mesaisinin 5,20 saati aşmasına rağmen “takvim yılı” içindeki fazla mesaisinin 270 saati aşmadığından bahisle fazla mesaisi 5,20 saati aşan haftalar için hesaplama yapılmaması hatalı olacaktır.”

c. “Günlük çalışma süresinin on bir saatten fazla olamayacağı kanunda emredici şekilde düzenlendiğinden, tespit edilen fazla sürelerin denkleştirmeye tabi tutulmaması, on bir saati aşan çalışmalar için zamlı ücret ödenmesini gerektirir.”

d. “İş Kanununun 63’üncü maddesinin son fıkrası uyarınca sağlık kuralları bakımından günde ancak 7,5 saat ve daha az çalışılması gereken işlerde, bu süreyi aşan çalışmalar fazla mesai ücreti ödenmesini gerektirir.”

e. “Maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi işlerin yer ve su altında yapılanlarında, günlük çalışma esası vardır. “

f. “En önemlisi ise gece çalışmalarında getirilen sınırlamadır. Kanunun 69/3 maddesi uyarınca “işçilerin gece çalışmaları günde yedi buçuk saati geçemez”. Kanunda belirtilen bu süre günlük çalışmanın, dolayısıyla fazla çalışmanın bir sınırını oluşturur. Gece çalışmaları yönünden haftalık kırk beş saat olan yasal çalışma sınırı aşılmamış olsa dahi, günde yedi buçuk saati aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti ödenmelidir.”

Yargıtay, işçinin zamanını fazladan alıyorsan fazladan ücret ödeyeceksin diyor işverene.

İşverenlerin beş dakika, on dakika diye önemsizleştirdikleri, el koydukları süreler, aslında beş on dakika değildir yönetmeliklere göre.

İş Kanununa İlişkin Fazla Çalışma ve Fazla Sürelerle Çalışma Yönetmeliği’nin 5. maddesi “fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma sürelerinin hesabında, yarım saatten az olan süreler yarım saat, yarım saati aşan süreler ise bir saat sayılır” der.

Örneğin işveren bir işçiyi işten on dakika geç çıkarmışsa yarım saat, 40 dakika geç çıkarmışsa bir saat fazla çalışma ücreti ödemek zorundadır.

İşveren işçilerin yapmış olduğu fazla çalışmaları saat olarak bordrolara yansıtmak, bordrolarda saat ücretine göre hesaplanmış tutarları göstermek ve işçinin normal ücretine ekleyerek işçiye ödemekle yükümlüdür.

Evet, vakit nakittir. Yasalara ve Yargıtay’a göre işçilerin vakitleri de nakittir, kıymetlidir. Aslında işçiler de zamanlarının kıymetli olduğunu bilir. Bilir de gereğinin yapılmasını istediğinde işten atılmasını engelleyecek gerçek anlamda iş güvencesi olmadığı için zamanından çalınmasını sineye çekmek zorunda kalır. (evrensel)

Soma maden katliamı ile ilgili davanın 14’üncü duruşması görüldü. Sanık avukatları tahliye talep ettiği duruşma 23 Ocak’a ertelendi.

Manisa’nın Soma ilçesinde 301 madencinin yaşamını yitirdiği katliamda 6’sı tutuklu 46 kişinin yargılandığı davanın 14’üncü duruşmasının ikinci celsesi Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşma sanık avukatlarının savunması ve talepleriyle başlarken, söz alan sanık avukatları bilirkişi ek raporunun bilimsel olmadığını belirterek, bilirkişilerin tarafsız olmadığını düşündüklerini söyledi. Hazırlanan bilirkişi raporlarında çelişkiler olduğunu söyleyen sanık avukatları, çelişkilerin giderilmesi için yeni bir bilirkişi raporunun alınmasını ve müvekillerinin tahliyesini talep etti.

Taleplerin ardından kısa bir ara veren mahkeme heyeti, ara kararında avukatların yeni bilirkişi raporu talebinin reddine, bilirkişi heyetinden istifa eden Mehmet Maden hakkında görevini kötüye kullanma ve adli yargılamanın makul süresini uzatma suçundan suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi. Tutuksuz sanıklar için adli kontrol ve vareste tutulma taleplerinin reddeden mahkeme heyeti, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Duruşma 23 Ocak tarihine ertelendi.

‘TÜM MADENCİLERİN DAVASIDIR’

Dava sonrası madenci yakınları adına açıklama yapan avukat Can Atalay, kamuoyuna davayı sahiplenme çağrısında bulunarak, “Burada bugün görece azdık, çünkü birçok yerde avukatlarımız  gözaltına alınıp tutuklanıyor. Ama bu davanın takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bizler burada olmasak da ailelerin burada kalabalık bir şekilde davayı sahiplenmesi lazım. Son düzlüğe girdik. Bu dava sadece Soma’nın değil tüm madencilerin davasıdır” dedi.

26 Aralık’ta İstanbul Adliyesi’nde Alp Gürkan hakkında açılan davanın görüleceğini belirten aileler, Soma’dan İstanbul’a giderek davanın takipçisi olacaklarını söyledi. (Manisa/EVRENSEL)

Adana’da özel bir tıp merkezinin acil servisinde görevli pratisyen Dr. Talip Yalım, muayene ettiği bir hastanın yakınlarının tam teşekküllü hastaneye sevk için istediği ambulansı çağırmayınca tekmeli saldırıya uğradı. Yaralanan doktor, tedavi altına alınırken, saldırı anı tıp merkezinin güvenlik kamerası tarafından görüntülendi.

Olay, dün saat 20.30’da Şakirpaşa Mahallesi’ndeki özel bir tıp merkezinde meydana geldi. Acil servise getirilen 16 yaşındaki bir kızı muayene eden görevli Dr. Talip Yalım, hastanın yakınlarına, acil bir durum olmadığını söyledi. Genç kızın durumunun psikiyatrik olduğunu belirten Yalım’a, hasta yakınları tepki gösterdi. Hastalarının ambulans çağrılarak tam teşekküllü bir hastaneye sevk edilmesini isteyen hasta yakınları doktora saldırdı. Hasta yakınlarından biri Talip Yalım’a 2 kez tekme attıktan sonra kaçtı. Hasta da tıp merkezinden ayrıldı. Hafif yaralanan Yalım, çalıştığı tıp merkezinde yapılan ilk müdahale ardından çağrılan ambulansla Numune Hastanesi’ne götürüldü. Dr. Yalım, saldırgandan şikayetçi oldu. (DHA)

Siirt’in Şirvan ilçesine bağlı Maden Köyü’nde Ciner Holding’e ait Park Elektrik AŞ’nin işlettiği bakır madeni ocağında toprak altında kalan işçilerden birine daha ulaşıldı.

17 Kasım’da meydana gelen heyelanda toprak altında kalan işçiler için başlatılan arama-kurtarma çalışmaları sürerken, bugün saat 14.40 sıralarında bir işçinin daha cansız bedeni toprak altından çıkarıldı.

Böylece 7 işçinin cenazesi çıkarılırken, halen toprak altında bulunan 9 işçi için yapılan arama ve kurtarma çalışması sürüyor. Yetkililer, aynı bölgede başka işçilerin de olabileceği ihtimali üzerine, çalışmalarını söz konusu noktada yoğunlaştırırken, çıkarılan ceset, kimlik tespiti ve otopsi için Siirt Devlet Hastanesi Morguna kaldırıldı. (DHA)

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) ve İstanbul Tabip Odası, OHAL ve kanun hükmünde kararnamelerle ihraç ve açığa almalara karşı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü önünde iş güvenceleri için ortak basın açıklaması yaptı.

‘OHAL sağlığa zararlıdır’ sloganlarının atıldığı basın açıklamasında, “Hukuksuz ihraçlar geri alınsın” pankartı açıldı.

‘SAĞLIK HİZMETİNE ERİŞİMİ AKSADI’

Ortak basın açıklamasını okuyan SES Şişli Şube Başkanı Fadime Kavak, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası parlamentonun askıya alındığını, KHK’lerin demokratik topluma zarar verdiğini ve sendikal faaliyetlerin askıya alındığını belirtti. Kamu emekçileri olarak meşru direnme haklarını kullanacaklarını belirten Kavak, “yasadışı hiçbir örgütle ilişkisi olmamasına rağmen, sırf etknik kimliği, inancı ve dünya görüşü nedeniyle bu ihraçların yapıldığını biliyoruz” dedi. Açığa alma ve ihraçlar nedeniyle halkın kamu hizmetine erişemediğini, sağlık hizmetinde aksaklıklar yaşandığını ifade eden Kavak, “Halkın sağlık hakkını düşünmeyen AKP iktidarı ne yazık ki, kendi gibi düşünmeyen sağlık emekçilerinden intikam alıyor” dedi. Daha önce Yüksek Disiplin Kurulu kararı ile ihraç edilenlerin 676 sayılı KHK ile tekrar ihraç edildiklerini hatırlatan Kavak, “İhraç edilen ve açığa alınan sağlık emekçilerinin yerine güvencesiz koşullarda personel alımı yapılması planmaktadır” dedi. Kamu hizmetlerinde liyakat sisteminin uygulanmadığı vurgulanan açıklamada, ” ihraç edilen arkadaşlarımız ile 10 Kasım günü Sağlık Bakanlığı önünde olacağız” çağrısı yapıldı.

‘OHAL, OLAĞAN HALE GELDİ’

İstanbul Tabip Odası adına konuşan Dr. Hüseyin Demirdüzen 15 Temmuz darbe girişimi sonra yaşanan OHAL’in olağan hale getirildiğini belirtti. Geleceklerinden kaygı duyduklarını ifade eden Demirdüzen, “Sağlık çalışanları olarak, iş güvencemizin yasalarla ve anayasayla korunduğu bir ortamda çalışmak istiyoruz” dedi. Her an işten çıkarılma korkusuyla çalışanların sağlıklı hizmet veremeyeceğini ifade eden Demirdüzen, KHK’lerle değil, hukukta özgür ve adil kararlar alarak sürecin yönetilmesi gerektiğini belirterek nitelikli hizmet için yaşanan baskıların son bulması gerektiğini vurguladı.(İstanbul/EVRENSEL)

Paşabahçe Mersin fabrikasını kapatma kararı alan Şişecam Topluluğu, fabrikada çalışan işçileri Eskişehir, Bursa ve Lüleburgaz’daki fabrikalarda çalıştırmaya devam edeceğini bildirdi. Kristal-İş yönetimi bu kararı fabrika önünde kurban keserek duyurdu. Sosyal medyada bu “kutlama”ya tepki gösteren işçiler, “Davul zurna, kurban eşliğinde fabrika kapatarak tarihe geçen bir işçi sınıfı. Helal olsun, süpersiniz!” dedi.
Bir işçi, durumu “akıl tutulması” olarak değerlendirirken başka biri “Hayırdır, fabrika açılışı mı var? 5 Kasım 2015’te işinden, ekmeğinden olan ve çocuklarının geleceği çalınan onurlu cam işçilerinin yanında olmayan, işçisine sahip çıkmayanlar fabrika kapatmaya davul zurna çaldırıyor” dedi. Bir başka işçi ise Kristal-İş Genel Başkanı Bilal Çetintaş’a tepkisini “Fabrikayı genel başkan mı kapatıyor?” sözleriyle ile dile getirirken, geçen yıl “daralma” gerekçesiyle işten atılan işçiler ise “Bizim günahımız neydi? Biz neden işten çıkartıldık?” diye sordu.

SİZ ZATEN 58 KURBAN VERDİNİZ!

“Hayırlı olsun, sendikamıza da yakışan budur” diyen az sayıda işçiye karşılık çok sayıda işçi işten atmalara, fabrikanın kapatılmasına ve Kristal-İş’e kızgınlığını ifade etti. Bazı işçiler, sendika yönetiminin yanı sıra durumu kutlayan arkadaşlarına da tepki gösterdi.
Bir işçi, geçen yıl atılan işçilere atıfta bulunarak, “Bir de utanmadan, sıkılmadan kurban kesiyorlar. Siz zaten 58 kurban vermişsiniz, kesilen kurbana ne gerek!” derken, başka bir işçi “O kurban bizlerdik, fabrika kapanıyor diye sevinip kurban kesenler ne yaptıklarını bilmeyen zavallılar” diyerek hem işçi arkadaşlarına hem de Kristal-İş yönetimine tepki gösterdi. Başka bir işçi de arkadaşlarına sitemini şöyle dile getirdi: “Bugün arkadaşlara o müjdeli haber verilirken ve sonrasında o salondaydım. Biz haksız ve hukuksuz yere işten çıkartılanlar için hiç bir Allah’ın kulu, ya geçen sene haksızlığa uğrayan bu arkadaşlar da işlerine dönsün, bu haksızlığa bir son verilsin demedi.”

İŞÇİ EŞİNDEN TEPKİ

İşten atılan işçilerden birinin eşi, Kristal-İş Genel Başkanı’na şöyle seslendi: “Benim çocuklarımın rızkını yiyenler. Gevrek gevrek gülenler, neyin kafasındaysanız, bayram mı kutluyorsunuz. Bayramınız mübarek olsun.”
“Kristal-İş üyeleri özlük haklarıyla gidiyor. Emeği geçen herkese teşekkür ederiz” diyen bir işçinin mesajının devamı şöyle: “Ama bir fabrika kapanıyor be kardeşim, oradan en az 1000 kişi ekmek yiyordu. Biz mağdur olmadık ama mağdur olan bir sürü insan var. Orada davul çalınırken Kristal-İş üyesi olmayan ve ekmeğinden olup da gözyaşı dökenler vardı. Emin ol, o tabloyu görmek istemezdin.”
Bir işçinin “Keşke kapanmasaydı, geri kalan insanlar da mağdur olmasaydı. Genel başkan üyelerine sahip çıkıp mağdur etmemesinden başka ne yapabilir ki?” sözlerine bir başka işçi şu sözlerle cevap verdi; “Bu işçi iyi olan hiç bir şeye karşı olmaz, olmadı zaten. O fabrikada insanlar işinden olurken kimse sahip çıkmadı. İşinden olan arkadaşlar varken ocak ayında KCS’ye 200 tane sözleşmeli alındı. Sen o zaman uzayda mıydın. Şimdi fabrika kapanırken kurban kesmeyi marifet sayıyorsun.”

ATILAN İŞÇİLER GERİ ALINSIN

Bir işçi de geçtiğimiz yıl atılan işçilerin geri alınması talebini dile getirdi: “Madem sayın Bilal Çetintaş kurban kesti. Bir öneride de ben bulunacağım. Mahkemesini kazanan tüm arkadaşları işbaşı yaptırsın bir kurban da ben kesecem. Olmaz geçti demeyin, burda atıldıktan 4 sene sonra işbaşı yapanlar da var. Sen iste yeter.”
“Kimse mağdur olmadan özlük haklarıyla dağılacak. İnsanların mağdur olmasını mı bekliyorsunuz. Hayırdır ne bu tepki?” sözleriyle Kristal-İş yönetimine destek veren işçiye yine arkadaşları tarafından sert tepki gösterildi. Bir işçi, “Bizim tepkimiz, madem boşluk var, bu kadar işçiyi alıyorlar da neden 11 aydır direnen işçiyi almadılar. Allah kimseyi ekmeğiyle terbiye etmesin” derken, bir diğeri “Her şeyi çok çabuk unutuyoruz” dedi. Bir başka işçi de beklentisini şöyle ifade etti: “Genel başkandan bir isteğimiz daha var. Geçen senelerde işinden olan Kristal-İş üyesi arkadaşlarımızın da bu arkadaşlarımızla birlikte geçişlerden faydalanmasının sağlanmasını istiyoruz. Ve tekrar aileleriyle, çocuklarıyla ekmek yemeleri. Başkan eğer isterse bunu da yapabileceğinden eminim. İşte o zaman kesilen kurbanın daha o kadar sevap getireceğine inanıyorum.”

TOPKAPI İŞÇİSİNDEN ÇETİNTAŞ’A DÜZELTME

“Mersin Paşabahçe işçisine hayırlı olsun. Çok sevindiğimi ve sevindiğimizi belirtmek isterim” diyen eski bir Topkapı Şişecam işçisi, Çetintaş’ın Topkapı Şişecam ile ilgili açıklamalarına ise tepki gösterdi: “Sayın genel başkanın Mersin bölgesinde yaptığı açıklamayla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Başkan konuşmasında Topkapı yatay geçişi istemedi, fabrika ortalamalarını istedi. Mersin yatay geçiş istedi, o yüzden yatay geçiş oldu, sözüne acaba kendisi inanıyor mu? İşveren Topkapı işçisine hangi teklifle geldi, başkan onu da söyle. 2010 yılından itibaren yatay geçiş isteriz diye yapmadığımız kalmadı. Fabrika gezisine geldiğinizde hepinizin gideceğinin garantisi mi var dediğinizde, 5 TL’yi fabrikalarda tartıştırın dediğinizde bizim yatay geçiş talebimiz netti. Bırakın artık Topkapı’yı fabrika ortalamalarının bile nasıl alındığı aşikar. Bizim için özel madde bile ilave etmişsiniz? Hayırlısı olsun.”
“Dağılımlar inşallah bütün işçi sınıfına örnek teşkil edecek şekilde olur” diyen bir işçi, “Bizler Topkapı Şişecam’da büyük mücadeleler sonucunda, birlik ve dayanışma ile fabrika ortalamalarına göre dağılımı yürek gücümüzle hak ederek kazanmıştık” diye hatırlattı.

Cumhuriyet sonrası demokrasi oyunumuz asıl olarak 1945 yılında hileli bir seçimle başladı.
Tarihe seçim hileleri, sandık oyunlarıyla  geçen 1945 yılı seçimlerini şair Neyzen Tevfik iki dizeyle özetledi:
“Ehl-i namus yoklamada düştü hep meyus (ümitsiz) oldu.
“Merkezinden koyduranlar cümlesi mebus oldu”
1950 seçimlerini büyük bir çoğunlukla kazanan Demokrat Parti (DP) iktidara geldi.
Seçimlerin galibi  Başbakan Adnan Menderes “Ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm” dedi.
Demokrasiyi liderlerin gösterdiği adayların seçilmesine, meclis çoğunluğunun mutlak gücüne indirgeyen Menderes, Demokrat Parti (DP) grubuna seslendi:
“Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.”
Denklem kurulmuştu. Liderlerin belirlediği adayların seçilmesi milli iradenin tescili olarak adlandırıldı. Liderlerin söylediğinden milim sapamayan meclis çoğunluğu demokrasi oyunumuzun değişmeyen dekoru olarak siyasi yaşamımızda yer aldı.
Herkesin birbirini kandırdığı bu oyuna itirazı olan bir siyasetçi, Osman Bölükbaşı  neredeyse tek başına bir ömür demokrasi oyununu teşhir etmeye çalıştı. Kırşehir’de doğan Osman Bölükbaşı, İstanbul Erkek Lisesinde Fransa’da öğrenim gördü. 1946 yılında Demokrat Partide (DP) başladığı siyasi yaşamı süresince iktidarların başına bela oldu. Yargılandı, tutuklandı. 1950 seçimlerinde kurduğu Millet Partisinin tek milletvekili olarak memleketi Kırşehir’den meclise girdi. 1953 yılında  partisi kapatıldı. 1954 yılında kapatılan partisinin yerine yenisini kurdu. 1954 seçimlerinde Kırşehir’in neredeyse tüm oylarını alarak yeniden milletvekili seçildi. Bunun üzerine Kırşehir ilçe yapılıp il yapılan Nevşehir’e bağlandı. 1957 yılında TBMM’ye hakaretten tutuklandı. Kırşehir il yapıldıktan sonra doğduğu köy dahil önemli ilçelerin Nevşehir’de kalmasına, tutuklu olmasına karşın Kırşehir’den milletvekili seçilmeyi başardı. Seçim günü tutuklu olduğu için milletvekili yeminini cezaevinde mahkumların önünde yaptı.
Sözünü sakınmayan Osman Bölükbaşı liderlerinin iki dudağına bakan meclis çoğunluğuna;
“Meclis’te var 450 mezar taşı, tek başına ne halt etsin Osman Bölükbaşı…”  diye seslendi.
Nefes almayı dahi zorlaştıran baskılara karşı hükümeti;
“Konuşma devri kapandı, bakışma zamanı başladı. DP bunu da yasaklamadan önce bari birbirimizi iyice süzelim” sözleriyle eleştirdi.
Muhalefette başka iktidarda başka politikalar izleyen siyasi partileri yerden yere vurarak dedi ki;
“Bir siyasi parti, muhalefetteyken nişanlı bir kıza benzer. Dili tatlı olur. Uyandırdığı ümitler insanı hayali bir saadet âleminde bir beşik gibi sallar”.
Milletvekili seçildikten sonra parti değiştiren milletvekillerine yüklendi:
“Düğünü biz yapıyoruz, gerdeğe başkası ile giriyorlar.”
Kendilerini tek vazgeçilmez güç olarak gören iktidardaki siyasi parti liderlerine de sözünü esirgemedi:
“Kimse Türk milletine tepeden bakmasın, memleketi bir vakıf kendisini de mütevelli sanmasın”.
Bölükbaşı sadece siyasileri eleştirmedi. Miting meydanlarında kendisini alkışlayıp, oylarını başka partilere veren halk da onun eleştirilerinden nasibini aldı:
“Bizim tanesi çıkmayan harmanımız boldur. Sapı uzun, tanesi kıt Türk milleti; meydanlarda veriminiz bol, benden alkışlarınızı esirgemezsiniz, ama sandık başına gidince başkasına oy verirsiniz.”
“Bizim kümeste tavuk çok… ama hep başkalarının folluğuna yumurtluyorlar”.
“Bu millet Bölükbaşı’yı alkışladı; İnönü’yü karşıladı; oylarını Menderes’e verdi”.
“Meydanlarda rahman diye alkışlarsınız, sandık başına gidince şeytana sarılırsınız”.
Kendisine doğru söylüyorsun diye bağıran seçmenlerine;
“Ben doğruyum ama ne çare, ah bir de sizi doğru yola getirebilseydim, harmanı bol tanesi az milletim” diyebildi.
Hukuku kendisine ayak bağı olarak gören, kendi kurmadığı ya da kontrol etmediği her derneğe, sendikaya meslek örgütüne şüpheyle bakan, herkesin dilini, dini inancını, etnik kökenini tekleştirmeyi kendisine hedef seçen, farklılıklara yaşam olanağı tanımayarak dışlayan demokrasi oyunu, darbelerden, sıkıyönetimlerden, olağanüstü hallerden destek alarak bugüne geldi.
Oyuncular değişti, dekorda ufak tefek değişiklikler yapıldı ama roller hiç değişmedi. Kaybeden ise demokrasi oyununu kenarda izleyip güce alkış tutanlar oldu.
Siyasetin bu kısır döngüsü içerisinde kendisini “Ben Anadolu’nun boz toprağının uşağıyım. Sarayım çalı dibidir” diyen Osman Bölükbaşı’nı saygıyla anıyorum. (evrensel)

İlk kez 1997 yılında izlemiştim Maden filmini. Filmi izledikten sonra ilk yaptığım şey sarı telefon fihristinden Fahrettin Cüreklibatur (Cüneyt Arkın) ismini bulup kendisine teşekkür etmekti, numarasını buldum çaldı çaldı ama açan olmadı. Neyse, İlyas bir devrimciydi, işçileri örgütlüyordu, patronlara kafa tutuyordu, kısacası bir devrimci adayı olan bana yapmak istediklerimi hayallerimi sunuyordu. O yılların psikolojisiyle filmde İlyas’a odaklanmıştım. Devrimci pratiğiyle, ara ara verdiği düzen karşıtı ve açık açık sosyalizme işaret eden söylevleriyle, sert, kesinlikle taviz vermez tavrıyla…

Ama filmin kurgusu bir işçinin evrimini anlatıyor bir yandan da. İlyas’ın devrimciliği bir noktadan sonra gerek sinemasal olarak, gerek didaktik olarak pek bir anlam ifade etmiyor, bir şey öğretmiyor filmde. Çünkü İlyas’ın başka bir rolü var. İlyas’ın rolü bir öncü olarak gelişiminin önünü açmak birilerinin, özellikle de Nurettin’in. Nurettin normal sıradan bir işçi. Hepimizin gelgitlerini yaşıyor, uygun ortam olsa uzlaşır da diyorsunuz, kafa göz girer de. Korkuyor, endişe duyuyor, soru soruyor, kafası karışıyor. O film bugün çevrilse senarist ve yönetmen Yavuz Özkan kredi kartı borcuyla boğuşan, zeytin ağaçları kesilmiş tek yolu madende çalışmak olan, öleceğini bile bile finans sermayesinin görünmez zincirlerinden kopmakta zorlanan ama yine de mücadele eden birisi olarak, daha fazla zaafı olan ama kopuşu da daha geri dönülemez olan birisi olarak resmederdi belki kim bilir… Ama bir işçinin adım adım nasıl bilinçlendiğini, ilerlediğini, bunun tek yolunun sınıf kardeşleriyle mücadele etmekten geçtiğini her halükarda Yavuz Özkan muhteşem anlatırdı. Film Tarık Akan’ın muhteşem yorumuyla maden işçisi Nurettin üzerinden Türkiye işçi sınıfının hem basit ve hem muhteşem bir anlatısıdır.

“Ama Maden sıradan bir Türkiye Sineması yapımı değil o yüzden filmin akışının gayesi Nurettin’in dönüşümünü bize sunmak veya İlyas’la bize takip edilecek ideal bir figür kazandırmak değil. Bireylerin ötesinde, örgütlülüğün gücünü ve önemini hatırlatmak gibi bir yöntem seçmiş durumda Yavuz Özkan bize. Filmi her izleyiş, finalde sizi bir şeyler yapmak istetir hale getiriyor. Harekete geçmemiz, kendi haklarımız ve başkalarının hakları için ne pahasına olursa olsun direnmemiz gerektiğini anımsıyoruz. Zaten filmin esas mesajı, ekranda gördüğümüz son karede, tüm madenciler dayanışma içerisinde kol kola yürürlerken tümüyle oraya konulmuş oluyor.”( http://www.filmloverss.com/maden/)

Çark filmi ise Maden kadar şanslı değildir izleyiciye ulaşma konusunda. Senaryosunu Bekir Yıldız ve Haşmet Zeybek’in yazdığı, yönetmenliğini ise Muzaffer Hiçdurmaz’ın üstlendiği 1987 yılında çekilen filmde Tarık Akan, Müge Akyamaç, Cezmi Baskın, İhsan Yüce ve Kenan Bal gibi oyuncular oynamaktadır. Tarık Akan filmin başında cam ustası Rauf olarak görünür, işten atılır tersaneye gider son olarak üç işçi arkadaşıyla birlikte Kazlıçeşme’deki deri atölyelerinde denetimsiz, son derece kötü ve sağlıksız koşullarda çalışmaya başlarlar. Parasızlıktan Rauf oğlunu da işe sokar, karısı Leman ise asayiş şubede polis olmuştur! Rauf oğlunu iş cinayetinde kaybeder, direniş başlar, işçilerin direniş sahnesi, Rauf’un kameraya bakışı, yavaşça oturma eylemi yapan direnişçi işçilere katılması ile film biter.

Çok çarpıcı sahneler ve diyaloglar vardır bu filmde de. Örneğin, çalışırken bir bacağını kaybeden bir başka işçi, umudunu emekli olabilmeye bağlamıştır, ama bunun için 3’te 2 iş göremezlik raporu alması gerekmektedir.

“- İşte böyle, bir elmayı 3’e bölsen, 2’si çürükse tümden çürük sayılmaz mı?

– Yapma Recep Abi, insan elma değil ki, bunun hesabını nasıl yaparlar!”

Yüzden fazla filmi olan Tarık Akan’ı işçi sağlığı ve iş güvenliğini konu alan bir köşeye bile taşıyacak en azından iki filmi vardır ve bu iki film hem bu ülkenin ilerici birikimine büyük bir katkı hem de tam anlamıyla eğitim materyalidir işçiler için. Maden filmi Soma’yı anlatır bize yıllar öncesinden, Çark filmi ise bugünün merdiven altı atölyelerinin birebir anlatısıdır, en ufak bir abartı olmadan. Her iki film de örgütlü mücadeleye, işçi sınıfı mücadelesine, Türkiye işçi sınıfına adanmış birer klasik filmdir. Ve her iki filmde de Tarık Akan yalın, basit, sıradan bizden bir işçiyi anlatır, bir kahramanı değil. Nice filmin jönü olan Tarık Akan kendisini “öne çıkarmayan” rollerle devleşir, filmlerde Tarık Akan’ın izi etkisi kesinlikle unutulamaz (kuşkusuz tüm diğer sinema emekçisi sanatçıların yanı sıra). Tarık Akan Soma’dadır, Zonguldak’tadır, Kazlıçeşme’dedir, OSTİM’dedir, Tuzla’dadır, Çayırova’dadır, İkitelli’dedir… Tarık Akan Türkiye işçi sınıfının yanındadır ve bizim kalbimizdedir! Unutmayacağız, unutturmayacağız.

http://ilerihaber.org/yazar/bir-is-kazasi-metal-muzigin-dogusu-ve-akla-gelmesi-gerekenler-30473.html

http://www.filmloverss.com/maden/) (ileri haber)

 

Eylül tarihinde İhsan Sıtkı Yener’i kaybettik. Kendisinin ölümü F Klavyenin muciti yaşamını yitirdi olarak yansıdı basın yayın organlarına. Halbuki Yener aynı zamanda Cumhuriyet’in başarılı ve emektar eğitimcilerinden birisiydi aynı zamanda. F Klavyenin icadına ilişkin ise aşağıdaki bilgileri kısaca okuyup devam edebiliriz:
“1930’lu yıllardan başlayarak, Türk dilinin özelliklerine göre yapılmamış, standart olmayan, değişik harf dizinleriyle oluşturulmuş çeşitli yabancı daktilo klâvyeleriyle çalışmanın sıkıntılarını giderme isteklerini, 1946 yılından itibaren Öğretmen çabaları olarak sürdürdü. Türk Dil Kurumu verileriyle Eğitim Kurumlarında 10 yıl süren çalışmalar ve denemeler sonucunda oluşturduğu Klâvye dizinini Millî Eğitim Bakanlığına sunarak, Türkçe harfler için de ideal olabilecek bir Millî Klâvye ihtiyacını anlatıp en üst düzeylerde ele alınmasını ancak 1955 yılında sağlayabildi. Yöneticiliğini ve sözcülüğünü yaptığı “Yabancı uzmanlarla da pekiştirilmiş İhtisas Komisyonu”nca oluşturulan “Onparmak yöntemi ile Türkçe için ideal Klâvye”yi 20 Ekim 1955’te “Bakanlıklararası Standardizasyon Komitesi”ne “Standart Türk Klâvyesi” olarak kabul ettirdi. Türkiyedeki tüm daktilo makinelerinin bu bilimsel Klâvyeye dönüştürülmesi, 1963 yılında Gümrükler Kanununa bir madde eklenmesi ve 1974 yılında “Türk Standardları Enstitüsü” tarafından “Zorunlu Standart” olarak kabul edilmesiyle kesinleşti. Daha sonraki yıllarda rasgele klâvyelerle ithaline başlananBilgisayarların da Standart Türk Klâvyesi ile ithal ve montajı giderek yaygınlaşmakta ve kurallara uyulması oranında bu klâvyenin verimliliğinden yararlanılmaktadır.”[1]

F klavye son derece önemli benim yaşamımda. Boğaziçi İnşaat’tan mezun olurken bitirme tezimi hızlı yazabilmek için Kız Meslek Liseleri Stenografi kitabı almış, bir kartonun üzerine klavye dizilimini çizmiş ve onun üzerinde kimi zaman otobüste gelip giderken, kimi zaman evde çalışmıştım. Çok hızlı değildim o zamanlar belki ama sonrasında hızlandım en azından düşünce hızıma yakın yazabilir hale geldim sayın Yener sayesinde. F klavye üzerine yapılan pek çok çalışma var ama nedense hala Türkiye’de çok yaygın değil. Q klavye veya QWERTY düzeneği olarak bilinen ve aldığımız tüm bilgisayarların klavyelerinin düzeneği olan (sanırım yüzde doksandan fazladır Türkiye’de) dizilimin hala kullanılması ise tam anlamıyla bir saçmalık. Çıkışına dair pek çok rivayet var, ama pek çok kaynakta yer alan ve sanırım en doğrularından birisi aşağıdaki alıntıdan anlaşılabilir:

“Q klavyeler her ne kadar -İngilizce konuşan ülkeler başta olmak üzere- dünyada en çok kullanılan klavye türü olsa da, aslında ne İngilizce ne de başka bir dile uygun olarak geliştirilmiştir. Q klavyenin ve aynı zamanda gerçek anlamda ilk daktilonun mücidi olan Christopher Latham Sholes, icat ettiği yazı makinesinin mekanik harf kollarından herhangi ikisi aynı anda kağıda doğru havalandığında sıkışmaya neden olduklarını fark etmesi üzerine, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak için harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görmüş; bu sebeple ortaya Q klavye çıkmıştır.”

Bir başka söylentiye göre ise, ilk üretilen yazı makinesinin adı “Sholes & Glidden Type Writer” olarak geçer. Buradaki “Type Writer” kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır. Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca “Type Writer” yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarındakine gösterme şansı bulmaktadırlar.”
Q klavye dünyada hiç bir dile tam anlamıyla uygun değildir. Ama klavyeler öyle üretildiği için hala değiştirilmemektedir. Öte yandan verimlilik açısından da incelendiğinde, bu konuda yazılmış bir makale şunları söylemektedir:
“F klavyedeki verim artışı %60’dır. Yapılan bir araştırmaya göre; F klavyeyi 10 parmak yazan bir Türk ile Q Klavyeyi 10 parmak yazan Amerikalılara aynı İngilizce metin verildiğinde, Amerikalılar dakikada 32-35 sözcük yazarken; Türklerin 72 sözcük yazdıkları görülmüştür. Bu da F klavyeyi, sadece Türkçe klavye olduğu için değil, bilimsel bir klavye olduğu için tercih edilmeli gerçeğini ortaya koymaktadır. Türk dilinin fonetik özelliğine dayanarak, on parmakla yazma yöntemi için çok verimli bir standart Türk klavyesi var olduğu halde, Q klavyeyi dünya standardı zanneden kullanıcılar, bilgisayar kullanımındaki verimsizliğin en büyük etkeni olmaktadır.” [2]

Bu konuda yapılmış pek çok çalışma var ve verim farklılıkları konusunda farklı şeyler söylüyorlar. Ama kesin olan bir şey var ki Türkçe yazmak için F klavye Q’ya göre çok ama çok üstün. Peki F klavye Türkçe için en iyisi mi?

Gerek hız, gerek verimlilik gerekse de ergonomi açısından F mükemmel bir klavye değil. Zira F klavye dizilimi bulunurken, daha çok deneysel bir çalışma yapılmış ve bilimsel bir yöntemden ziyade, Türk Dil Kurumu’nun o yıl en çok kullanılan sözcüklerinden yararlanılarak 10 yıl boyunca deneme yanılma yoluyla bugünkü F klavyeye ulaşılmış. Peki bilimsel olarak F klavyeden daha iyisi var mı? Evet var, E klavye!

KLAVYE KULLANANLARIN SAĞLIĞI İÇİN E KLAVYE!

Boğaziçi Üniversitesi  Endüstri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Ekşioğlu’nun liderliğinde yaklaşık üç yıldır yürütülen bilimsel araştırmalar sonucu geliştirilen ve TÜBİTAK tarafından da desteklenen klavye geliştirme projesinde patent alma aşamasına gelindiğini yeni öğrenmiş oldum ve bu çalışmayla ilgili bilgiler tam da bu köşeyi ilgilendiriyor çünkü mevcut klavye sistemleri ergonomik olmadığından el-bilek kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları riskini artırabiliyor.

“Mahmut Ekşioğlu, klavyede harf yerleşim düzeninin optimal olmaması durumunda kullanıcının yazım performansı açısından sorun yaşayabileceği gibi, aynı zamanda özellikle el ve bileklerde karpal tünel sendromu, tenosinovit vb. kas-iskelet sistemi hastalıkları riski ile karşı karşıya kalabileceğine dikkat çekti. Ekşioğlu devamla, ‘Bu hastalıklara maruz kalan kişiler hem çalışamaz duruma gelir ve hem de ızdırap çekerler. Bu da ülke ekonomisi ve yaşam kalitesi açısından önemlidir’ dedi.”

Bu söylenenler çok ama çok önemli. Yıllar boyunca bırakalım F klavyeyi, Q ile yazmak zorunda kalan onbinlerce ofis çalışanını, öğrenciyi veya normal bilgisayar kullanıcılarını düşünün. Onbinlerce hastalık riski, omuz, sırt, bilek, dirsek, kol  ağrısı…

Hep altını çizmeye çalışıyoruz. Bilim ve teknoloji, nadiren sağlık ve güvenlik temel alınarak geliştiriliyor kapitalizm koşullarında. Bilim insanları bir tarafa nedense bakmıyor, bakamıyor, baktırılmıyor. Birazcık başımızı çevirdiğimizde ise uçsuz bucaksız bir alanla karşı karşıya kalıyoruz, işçi sınıfının sağlık ve güvenliği için tasarım!

Ekşioğlu ve ekibi Türkçe için E-klavye buluyorlar ve hem sağlık hem performans açısından önemli avantajlar sağlayacağını söylüyorlar:
“E klavye, tipik bir Türkçe metni, F ve Q klavyeden önemli derecede daha az tendon hareketi ile yazmayı sağladı. Tendon hareket miktarı fazlalığının el-bilek kas iskelet hastalıkları için bir risk teşkil ettiği bilinmektedir.  E klavye, optimizasyon sonuçları ve bütün doğrulama testlerinde (Dvorak klavye tasarım ilkelerine göre karşılaştırma, tendon hareket deneyi ve yazım hızı deneyinde) F ve Q klavyeden daha başarılı bulundu.” [3]

Bilim insanlarının birazcık başka tarafa baktıklarında, insanlığın sağlığı için ne kadar da basit görünen şeyleri keşfettiklerine çok güzel bir örnek sunuyor belki de Ekşioğlu ve arkadaşlarının çalışması. Umarım ulusal ölçekte bu ciddiye alınır.

Üzerinde ayrıca konuşmak, tartışmak üzere diyorum ve burada kesmek istiyorum. Yaklaşık 21 yıldır tezlerimi, ödevlerimi, yazılarımı, notlarımı hızlı bir şekilde almamı sağlayan, yazma işini benim için sorun olmaktan kurtaran sayın İhsan Sıtkı Yener’e saygılarımı iletiyor, tüm okurlarımın bayramını kutluyorum…


[1] http://www.interstenoturk.org/f-klavyenin-mucidi-ihsan-yener/

[2] F Klavye İle Q Klavyenin  Ergonomik Açıdan Karşılaştırılması ve Erzurum Adliyesi Uygulaması Yrd. Doç. Dr. Dilşad GÜZEL – Kadir DELİGÖZ, TAAD, Yıl:6, Sayı:22 (Temmuz 2015)

[3]  http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/on-parmak-yazim-icin-ilk-bilimsel-turkce-klavye-e-klavye (ileri haber)